Japonca'da "liman dalgası" anlamına gelen tsunami sözcüğü; okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyotlu deniz dalgasını temsil eder.

Tsunami sözcüğü, dünya dillerine 15 Haziran 1896'dan sonra girmiştir. Japonya'da, 21000 kişinin hayatını kaybettiği Büyük Meiji Tsunamisi'nden sonra Japonlar'ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine kendiliğinden yerleşmiştir.

Tsunamiden sonra oluşan dalganın diğer deniz dalgalarından farkı; su zerreciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan körfez ve koylarda bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılar yaratabilen bu dalga; insanlar için deprem, tayfun, çığ, yangın ya da sel gibi bir doğal afet haline gelebilmektedir.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalgadır ancak kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlar. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıftır ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerlerler. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösterir. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabilir.

Marmara'da Tsunami Riski
Marmara Denizi'nde tsunami üretebilecek koşullardaki her deprem (büyüklükleri M>6.0 olan sığ odaklı ve genellikle eğim atımlı faylanmalar) tsunami yaratabilir(ALTINOK, Y,,TMMOB Jeofizik Müh.Od. Marmara'da Deprem ve Jeofizik ). Tarihsel verilere göre Marmara'da tsunami oluşma olasılığı 100 yılda birdir. Oluşabilecek herhangi bir depremde meydana gelebilecek tsunaminin, Marmara Denizi'nde doğu-batı doğrultusunu geçme süresi 50 dakika kadardır.Ancak bu kapalı denizde çalkantının devam etmesi ve yansıyan dalgaların etkili oması beklenmelidir (YALÇINER, A.C,, TÜBİTAK Bilim teknik).

"Marmara Denizi'nde tsunami üretebilecek güçte bir deprem olurmu ve olursa bu tsunaminin kıyılara etkisi ne olur?" sorusunun yanıtını bulmak için bu kapalı denizin tsunami geçmişine bakmak gerekir. 1509 İstanbul Depremi ile oluşan tsunaminin İstanbul surlarını aştığı ve dalganın tırmanma yüksekliğinin 6 m'ye ulaştığı bilinmektedir (ÖZTİN ve BAYÜLKE, 1991). Gene tarihsel verilere bakıldığında Marmara'da etkili olmuş tsunamilerin varlığı bilinmektedir (SOYSAL; 1985, KURAN ve YALÇINER; 1993, ALTINOK ve ERSOY; 1996).

1894 İstanbul Depremi'nde de oluşmuş olan tsunami İstanbul'da etkili olmuştur(AMBRASEY; 1962, KARNIK; 1971, ANTONOPOULOS; 1978). EGINITIS(1894)' e göre bazı yerlerde deniz 50 m kadar çekilmiş ve geri dönmüş fakat sahil sınırı değişmemiştir. MIHALOVIÇ(1927)'ye göre ise; deniz suyu kabarmış ve 200 m sahile taşmıştır. Prens Adaları civarında ve Büyükçekmece'den Kartal'a kadar olan alanda tsunami gözlenmiştir. Depremin büyüklüğü 7'den küçük, dalganın yüksekliği 6 m'den azdır(ÖZTİN ve BAYÜLKE; 1991). Karaköy ve Azaplı köprüleri de su altında kalmıştır (BATUR; 1994).

Geçmişte olmuş tsunamilerden de anlaşılacağı üzere; Marmara Denizi'nde, tsunami üretebilecek bir depremden sonra; zayıf da olsa bir risk vardır. Ancak, oluşacak tsunaminin Pasifik Okyanusu'nda meydana gelen ve dalga boyu 30 metreyi geçen tsunamiler gibi olmayacağı açıktır.

Tsunamiden Korunmak İçin Ne Yapılabilir?
• Deniz kıyısında yerleşim yeri seçerken; tsunami riskini de diğer doğal afetler(deprem, sel, tayfun vb.) gibi değerlendirmek alınabilecek ilk önlemdir.
• Küçük bir depremde bile Tsunami olabilir. Hemen yüksek yerlere doğru gidilmelidir.
• Deniz yanında yalıyar biçiminde yüksek bir yamaç varsa hemen yüksek yerlere doğru gidin.
• Tsunami'nin ilk dalgası geldikten sonra tehlikenin geçtiğini sanmayın bazen ikinci dalga ilk dalgadan daha büyük olabilir.
• Radyodan Tsunami haberlerini dinleyip gerekenleri yapın([hide]www.deprem.gov.tr'den[/hide] alınmıştır).
• Tsunaminin deniz kıyısına ilk gelişi su düzeyinin anormal biçimde(depremin büyüklüğüne, oluş şekline ve türüne ve deniz durumuna göre yaklaşık 10-15 dakika içerisinde) yükselmesi ya da çökmesiyle kendini belli eder(TÜBİTAK, Bilim Teknik). Tsunaminin bu öncü zayıf ilk dalgası, arkasından gelecek olan iki ya da üç kuvvetli dalganın habercisidir. Bu durumda yapılacak tek şey; kıyıdan uzaklaşmaktır. Deniz içerisinde seyir halinde bulunanlar ise kıyıdan uzaklara, derin sulara giderek dalganın kendilerine ve deniz taşıtına vereceği zararı azaltabilir hatta önleyebilir. Deniz kıyısında olanlar içinse, denizden uzaklara ve yükseklere gitmek zorunludur (TÜBİTAK, Bilim Teknik).
Tsunami nedir?
Merkezi deniz dibinde olan derin depremlerden sonra zemin çökmesi ve taban kaymasıyla oluşan dev dalgara Japonlar tarafından verilen isim olan “tsunami”, şiddetli sarsıntılardan sonra kıyı bölgeleri için büyük tehlike oluşturuyor.
Tsunami Nasıl Oluşur?
Tsunamileri, yerel, bölgesel ve Pasifik ölçeğinde olmak üzere sınıflandırmak mümkündür. Yerel tsunamiler daha çok volkanik patlamalar ve deniz tabanındaki meydana gelen büyük heyelanlardan kaynaklanmaktadır. Daha dar alanlarda etkili olurlar. En sık karşılaşılan bölgesel tsunamiler, ise ortaya çıkardığı enerji ve etkilediği dar alanlar açısından yerel olanlara oranla daha büyük hasarlar verirler. Pasifik okyanusunu etkileyen tsunamiler, diğerlerine oranla daha az oluşmakta ve çok geniş alanlarda büyük hasarlara neden olmaktadırlar.
Genel olarak tsunamiler, okyanuslarda yer alan volkanik patlamalar, körfez veya kıyıya yakın yerlerde oluşan yer kaymaları(heyelanlar), okyanusa düşen meteorlar, okyanuslarda gerçekleştirilen nükleer patlatmalar ile deniz tabanının veya okyanus kabuğunun kırılması sonucunda oluşan depremlere bağlı olarak gelişirler. Bunlar içersinde en yaygın olanı deniz tabanında veya okyanus kabuğunda meydana gelen kırılmalara bağlı olarak gelişen tsunamiler olup, bunları oluşumunda plaka (levha) hareketleri önemli bir rol oynar. Plaka ve plaka hareketlerini anlayabilmemiz için yeryuvarının iç yapısı hakkında biraz bilgi edinmemiz gerekir. Dünyamız gaz ve sıvılardan oluşan Atmosfer ve Hidrosfer katmanları ile çevrelenmiş yaklaşık 6370 km. yarıçapında bir küre şeklindedir. Bu küre aynı bir soğan kabuğu gibi iç içe geçmiş bir takım katmanlardan oluşur (Şekil.1). Bu bölümleri her biri farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahiptir. Yeryuvarının katı olan en üst katmanına Litosfer ve onun da en üst kesimine de Kabuk adı verilir. Litosferin tabanında ise Astenosfer adı verilen yumuşak üst manto malzemesi bulunur.










Tsunami nedir?
Merkezi deniz dibinde olan derin depremlerden sonra zemin çökmesi ve taban kaymasıyla oluşan dev dalgara Japonlar tarafından verilen isim olan “tsunami”, şiddetli sarsıntılardan sonra kıyı bölgeleri için büyük tehlike oluşturuyor.






NTV



26 Aralık 2004— Okyanus kütlesinde oluşan sismik bir şoktan doğan tsunami dalgaları, onlarca metre yüksekliğe ulaşabiliyor ve deniz kıyısındaki topraklarda yıkıcı etki yapıyor.
9 büyüklüğündeki depremin ardından, Güney Asya’daki bir çok ülkeyi vuran “tsunami”, deniz dibinde meydana gelen depremlerle oluşan ve özellikle taban çökmesi, zemin kaymaları gibi güçlü tektonik hareketlere sahip bölgeleri etkileyen dev dalgalara verilen isim.
Japonca’da “liman dalgası” anlamına gelen tsunami sözcüğü, 15 Haziran 1896’da 21 bin kişinin hayatını kaybettiği “Büyük Meiji Tsunamisi’nden” sonra Japonlar’ın yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine yerleşti.
Okyanus kütlesinde oluşan sismik bir şoktan doğan tsunami dalgaları, onlarca metre yüksekliğe ulaşabiliyor ve deniz kıyısındaki topraklarda yıkıcı etki yapıyor.
Depremlerden sonra oluşan tsunamiler, diğer deniz dalgalarından farklı. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde bazen 30 metreye kadar yükselerek çok şiddetli akıntılar yaratabiliyor.
Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalga, ama kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya dönüşerek çevreye yayılmaya başlıyor. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu genelde çok zayıf oluyor. Fakat diğer dalgalar, etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerliyor.
Bu nedenle, depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösteriyor. Bu değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de olabiliyor.

Tsunami nedir?

4 Ocak, 2005 12:11:00 (GMT +02:00)


Tsunami, Japonca'da ‘liman dalgası’ anlamına geliyor


Holywood filmlerine sıkça konu olan, boyu yüzlerce metreyi bulabilen dev dalgalar yani tsunaminin şiddetine dayanmak imkansız.

Sözcük Japonca’dan geliyor

Tsunami, Japonca'da ‘liman dalgası’ anlamına geliyor. Sözcük, dünya dillerine 15 haziran 1896'dan sonra Meiji depremiyle girdi. 21 bin kişinin hayatını kaybettiği 8.5 büyüklüğündeki Meiji depreminden sonra tarihin gördüğü en büyük tsunimalerden biri meydana geldi. Dalgaların boyu 38.2 metreydi. Yani 12-13 katlı bir apartmanın yüksekliği kadar dev dalgalar oluştu.

Deniz dibindeki deprem tsunamiye yol açıyor

Tsunami, okyanus ya da denizlerin tabanında oluşan deprem, heyelan ve volkan patlaması bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi olaylar sonucu denize geçen büyük enerjiyle oluşuyor.

Tsunami ilk oluştuğunda tek bir dalga ancak kısa bir süre içinde üç ya da beş dalgaya dönüşüyor.

İlk dalga zayıf geliyor

Dalgaların birincisi ve sonuncusu çok zayıf, ancak diğer dalgalar etkilerini kıyılarda şiddetli biçimde hissettirecek enerjiyle ilerlerliyor. Bu nedenle depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğinin habercisi oluyor.

Değişim, arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların öncüsü olabiliyor. Bu dalgalar da deniz kıyısındaki topraklarda ölümcül ve yıkıcı etki yapıyor.

Tarihteki önemli tsunamiler

Son yüzyılın en büyük depremi, 1960'ta Şili'de meydana geldi. Şili açıklarında deniz dibinde oluşan 9.5 büyüklüğündeki bu depremin ardından yine son yüzyılın en büyük, en güçlü dalgaları görüldü. 11 metre yüksekliğindeki tsunami, Şili'de bin, Hawaii'de 61 kişinin ölümüne yol açtı.

Dalgalar, saatte 750 kilometre hızla Japonya kıyılarına ulaştı ve değdiği yeri yıktı. Tsunaminin katettiği mesafe yani Şili-Japonya arası yaklaşık 17 bin kilometre.

Tsunami nedir?
Merkezi deniz dibinde olan derin depremlerden sonra zemin
çökmesi ve taban kaymasıyla oluşan dev dalgara Japonlar tarafından verilen isim
olan “tsunami”, şiddetli sarsıntılardan sonra kıyı bölgeleri için büyük tehlike
oluşturuyor.



color=#000000 size=5>Okyanus kütlesinde oluşan sismik bir şoktan doğan tsunami
dalgaları, onlarca metre yüksekliğe ulaşabiliyor ve deniz kıyısındaki
topraklarda yıkıcı etki yapıyor.


8.9 büyüklüğündeki depremin ardından, Güney Asya’daki bir çok ülkeyi vuran
“tsunami”, deniz dibinde meydana gelen depremlerle oluşan ve özellikle taban
çökmesi, zemin kaymaları gibi güçlü tektonik hareketlere sahip bölgeleri
etkileyen dev dalgalara verilen isim.
Japonca’da
“liman dalgası” anlamına gelen tsunami sözcüğü, 15 Haziran 1896’da 21 bin
kişinin hayatını kaybettiği “Büyük Meiji Tsunamisi’nden” sonra Japonlar’ın
yaptığı yardım çağrılarıyla dünya dillerine yerleşti.

Okyanus kütlesinde oluşan sismik bir şoktan doğan tsunami dalgaları,
onlarca metre yüksekliğe ulaşabiliyor ve deniz kıyısındaki topraklarda yıkıcı
etki yapıyor.
Depremlerden sonra oluşan
tsunamiler, diğer deniz dalgalarından farklı. Derin denizde varlığı
hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde bazen 30 metreye kadar yükselerek çok
şiddetli akıntılar yaratabiliyor.
Tsunami ilk
oluştuğunda tek bir dalga, ama kısa bir süre içerisinde üç ya da beş dalgaya
dönüşerek çevreye yayılmaya başlıyor. Bu dalgaların birincisi ve sonuncusu
genelde çok zayıf oluyor. Fakat diğer dalgalar, etkilerini kıyılarda şiddetli
biçimde hissettirebilecek bir enerjiyle ilerliyor.

Bu nedenle, depremlerden kısa bir süre sonra kıyılarda görülen yavaş ama
anormal su düzeyi değişimi ilk dalganın geldiğini gösteriyor. Bu değişim,
arkadan gelecek olan çok kuvvetli dalgaların ilk habercisi de
olabiliyor.








Tsunami Nedir?


Yılmaz Dağcı
Japonların “soo-nah-me” diye okudukları TSUNAMİ ”Tsu” = liman , “ nami” de dalga yani “liman dalgası” anlamına gelir.1963 yılından beride ilim adamları doğanın bu en ölümcül ,en sinsi felaketini bu kelimeyi kullanarak ifade ederler.
İskandinavlar bu felakete “hayalet/hortlayan dalga” adını verirler fakat uluslar arası arenada onlarda “Tsunami “adını kullanırlar.
Tsunami rüzgar veya med-cezir ‘le değil bir deprem veya volkanik patlama sonucu deniz tabanının çökmesi ile oluşan bir “Dalga”dır.
Deniz tabanının aniden çökmesi ile oluşan boşluğu doldurmak üzere “sular ”çöken tarafa inanılmaz bir hızla hücum eder...
Tabanın çökümü ile tetiklenen ve denizin dengesini korumak için harekete geçen milyon hatta milyarlarca ton su, inanılmaz hızla hareket ederek bir deniz içi akıntı başlatır . Hiç sürtünmede olmadığı için bu akıntı saatte 800-900 km. hızla okyanusların bir ucundan öbür ucuna kıyıya ulaşıncaya kadar yoluna devam eder.
Tsunami dalgası /akıntısı son derece sinsidir çünkü büyük bir geminin altından geçerken bile gemideki insanlar onu görmezler ,duymazlar belki hafif, tuhaf bir titreme hissederler. Havadan uçaktan da görmek mümkün değildir.
Kıyıya yaklaşırken derinlik azalmaya başlayınca başını yukarı doğru kaldırınca altındaki boşluğu doldurmak için sahildeki suyu kendine çeker adeta emer çok kısa bir süre sonrada öldürücü bir “duvara” dönüşür ve büyük vahşi, iğrenç, korkunç “vurucu güç olarak” kıyıyı vurur.
Bugüne kadar yüzbinlerce insanı silip süpürmüş olan Tsunami en çok Büyük Okyanusta görülmüştür.
1596 ile 1938 yılları arasında Japonya 15 büyük tsunami felaketi yaşamıştır.
70 metre bilinen en yüksek tsunami olup Alaskada Valdez körfezinde görülmüştür.Normali 10 -30 metre civarındadır.
27.Ağustos.1883 yılında korkunç bir patlama ile adeta yeniden uyanann Krakatau volkanı Java ve Sumatra adaları arasında yüksekliği 30 metreyi geçen bir Tsunami yaratmış, İndonezyada 36.000 kişinin ölümüne neden olan bu “afet” 8000 km. uzaklıktaki Afrika sahillerinde de su seviyesini 1 metre yükseltmiştir.
Saatte 660 km hızla 24.000 km kat ettikten sonra Biscaya körfezinde kendisini göstermiş , Manş Denizi, Kuzey Denizi ve Skagerak üzerinden Danimarkaya 28.Ağustos.1883 saat 14.45 te ulaşmış ve suyun 10 cm.yükselmesine neden olmuştur.
1960 yılında Şili açıklarında meydana gelen tsunami Şili kıyısına yaklaştığında suyu o kadar hızla emmiştir ki denizin dibine vuran ve çırpınan balıkları “avlamaya koşan” yaklaşık 2500 kişi bu “avdan” bir daha geri dönememiştir. Büyük Okyanusun 17.000 km uzaklıktaki öbür ucuna saatte 1000 km. hızla geçen bu Tsunami Japon sahillerini de 20 metreyi bulan bir ölüm duvarı ile vurmuş,çok büyük zararlara neden olmuştur.
“Rüzgar” dalgalarında dalga süresi 5 ile 10 saniye (takip eden iki dalga arası süre) dalga uzunluğu 100 - 200 metre (takip eden iki dalga arası uzunluk) arasında değişir.
Tsunami dalgasında dalga süresi 10 dakika ile 2 saat ve dalga uzunluğuda beş on kilometre ile 500 km.arasında değişir.
Su derinliği ile dalga boyu arası oran çok büyük olan dalgalar “sığ su dalgası” olarak değerlindirirler ve Tsunamiler, yüksek dalga boyları nedenile” sığ su dalgası” veya “shallow water wave “olarak adlandırılırlar. Derin sularda hemen hiç enerji kayıp etmeden çok yüksek hızla ilerleyen Tsunami Okyanus aşırı mesafelere kısa zamanda ulaşır.Örneğin; derinliği 20.000 feet = 6.100 metre olan bir denizde Tsunami saatte 890 km.veya bir jet uçağı hızı ile ilerler.Tsunami dalgasının hızı :
Yer çekimi ivmesile (9.81 m/s2) x su derinliğinin çarpının kare köküne eşittir.
Dünyada her 15-18 yılda bir büyük Tsunami görülmüştür ve hemen hepsi Büyük Okyanusta Japonya-Borneo-Java-Sumatra bölgesinde cereyan etmiştir. Dünyanın en derin denizleri ve dünyan denizlerinin en derin noktası (yaklaşık 10.931 metre) Guam adasının hemen Güneyinde “Marianas Trench” veya Challenger deep’e (İlk bulan HMS. Challenger) bu bölgededir.
Su basıncı her 10 metre derinlikte 1 kg./cm2 olduğun göre bölge denizlerindeki basıncın inanılmaz büyüklüğü, su miktarı, su seviyesinin altında on binlerce metre derinlikte dünya kabuğunun diğer yerlere oranla daha ince oluşu acaba Tsunami’lerin % 90 buralarda başlamsı ile alakası olabilir mi?

Soruma henüz bir cevap bulamadım.
2004 yılında dünyamızda kayıt edilen en büyük depremler listesi :
24.02.2004 Morocco şiddeti :6,4
25.07 Sumatra 7.3
11.11 İndonezya 7.5
15.11 Colombia 7.1
22.11 Yeni Zelanda 7.2
26.11 İndonezya 7.1
28.11 Japonya 7.0
26.12 İndonezya 9.0

TSUNAMİ



Japonca'da "liman dalgası" anlamına gelen tsunami sözcüğü, okyanus ya da de¬nizlerin tabanında oluşan deprem, volkan patlaması ve bunlara bağlı taban çökmesi, zemin kaymaları gibi tektonik olaylar sonucu denize geçen enerji nedeniyle oluşan uzun periyodu deniz dalgasını temsil eder.Özgün bir dalga olan tsunamiye Büyük Okyanus'ta çok sık, diğer okyanus ve denizlerde ise ender olarak rastlanmaktadır. Fay kırılmasıyla oluşan tsunaminin dalga yüksekliği, derin denizde bir insan boyu kadar küçük; dalga boyu ise yüzlerce kilo¬metre kadar uzundur. Bu dalgaların diğer tip deniz dalgalarından farkı ise su zerre¬ciklerinin sürüklenmesi sonucu hareket kazanmasıdır. Tsunaminin gelişi denizin aniden ve hızla kabarmasından anlaşılır. Derin denizde varlığı hissedilmezken, sığ sulara geldiğinde dik yamaçlı kıyılarda ya da V tipi daralan koy ve körfezlerde bazen 30 metreye kadar tırmanarak çok şiddetli akıntılar yaratabilen bu dalga, insanlar için deprem, tayfun, yangın, çığ ya da sel gibi bir doğal afet hâline gelebilmektedir.








Tsunami ve Bilim


Çarşamba, 07 Temmuz 2004
İnsanlığın ortak malı olan doğanın tahribatının bir gün bizlere daha acı olarak geri döneceğini bilerek herkesin kendisinin de dünyanın sahibi olduğunu bilmesi ve dünyaya sahip çıkması gerekir. Başta okullarda olmak üzere insanımıza bunu öğretmeliyiz, yeri gelince doğayı korumak için karşı çıkmasını da öğretmemiz gerekir. Ayrıca başta demokratik toplum örgütleri, siyasi partiler herkes üstüne vazife olmayan işlere de karışarak doğaya, canlıya ve insana zararlı her yanlışa karşı çıkmalı.
İnsanın yer yüzeyinde farklı coğrafyalarda, çıplak yaşamdan günümüzün sıkı giyim-kuşam dönemine kadar önemli aşamalar geçirmiştir. Kar-kış, çamur, açlık, barınaksız geçen o günlerden avcılık ve toplayıcılıktan hayvanı evcileştirmek, tohumu ekmek, sonunda üretici konuma gelmek kolay olmamıştır. İnsan olmanın gereği bilgisini de kullanarak havaların ısınmaya başladığı, topraktan bitkilerin yeşerdiği her yeni başlangıcı kutlaması çok anlamlı. İnsanlar farklı coğrafyalarda evrimleştikleri için yeni yıl bir çok kültürde farklı şekilde kutlanmaktadır. Ancak temel tema yeni bir yaşama başlarken, geçmiş yıldan kalma bütün kötü ruhlardan kurtulmak, borçtan arınmak, geçmişin bir muhasebesini yapıp, yeni bir yıla bol şans ve aşk getirmesi beklentisi ile yeni yıl karşılanır. Kimi ateş yakarak, kimi metalleri birbirine vurup gürültülü sesler çıkararak kötü ruhları kovmaya çalışır, kimi ailenin birliğini korumak için büyük yemek partisi düzenler (hindi ağırlıklı yemek), doğada var olan tüm meyvelerden sebzelerden yemekler yapılır, ziyafetler verilir, kimisi yeni yıl öncesi kapının eşiğine para atarak üzerinden atlar ve bol bereket diler, kimi de yeni yılda kırmızı renkli iç çamaşırlar giyerek aşkına şans diler. Bütün bunlar Asya kökenli gelenekler ve bize kadar şu veya bu şekilde ulaşmıştır.
Ancak tropikal iklimin bu mevsimde sunduğu sıcak ortama dünyanın dört bir yanından gelen varlıklı turistlerle doğal cennette girmeye hazırlanan Asya halklarının bir anda deprem ve tsunami ile yaşamları cehenneme döndü. Hint okyanusunda meydana gelen depremin yarattığı tsunami'nin Afrika sahillerine kadar geniş bir alanı etkilemesi aklıma Hazreti Musa'nın asası ile Kızıl denize vurmasını getirdi. Rivayet o dur ki Yahudiler Mısırda Firavunun baskısından kurtulmak ister, kaçacak yer yok, her taraf sarılı, Hz. Musa kızıl denize asası ile vurur ve deniz yarılıp yol açılır, insanlar oradan geçerler. Basına yansıyan haberlerden, önce kıyılarda depremin kırdığı fay hattından dolayı su kütlesi geri çekilir, insanlar kıyıya balık tutmaya koşuşuyor ve ardından saatte 750 km hızla gelen 10 m yüksekliğindeki tsunami dalgalarının altında kalıyorlar.

haber/Tsunami.jpg|left||0Tsunami Nedir?
Japoncada 'liman dalgası' anlamına gelen tsunami sözcüğü, tarihte 15 Haziran 1896'dan 8,5 büyüklüğündeki Meiji depreminden sonra kullanılmaya başlanmış. Çoğumuz her ne kadar tsunami'yi, Hollywood filmlerine korkutucu ve yüksekliği onlarca metreyi bulabilen dev dalgalarını sinema koltuklarına yapışarak dehşetler içinde izleyerek öğrendiysek de, film deyip geçiştirdiğimiz o görüntüleri ancak geçen pazar günü Hint okyanusunda meydana gelen depremle öğrendik. Asya'nın fakir halkı, çoğunluğu daha eğitim bile görmemiş çocuklar, yaşlılar, yaşamlarında görmedikleri, ismini duymadıkları tsunami'nin dev su kütlesine evlerinde hazırlıksız yakalandılar.

Sorun Doğada Değil İnsanda
Japoncada 'liman dalgası' anlamına gelen tsunami sözcüğü, tarihte 15 Haziran 1896'dan 8,5 büyüklüğündeki Meiji depreminden sonra kullanılmaya başlanmış. Çoğumuz her ne kadar tsunami'yi, Hollywood filmlerine korkutucu ve yüksekliği onlarca metreyi bulabilen dev dalgalarını sinema koltuklarına yapışarak dehşetler içinde izleyerek öğrendiysek de, film deyip geçiştirdiğimiz o görüntüleri ancak geçen pazar günü Hint okyanusunda meydana gelen depremle öğrendik. Asya'nın fakir halkı, çoğunluğu daha eğitim bile görmemiş çocuklar, yaşlılar, yaşamlarında görmedikleri, ismini duymadıkları tsunami'nin dev su kütlesine evlerinde hazırlıksız yakalandılar.

Sorun Doğada Değil İnsanda

Açıkçası on binlerce insanın ölümü ve ölüm şekli çok acı. TV ekranlarına yansıyan resimler içler acısı, binlerce kilometreyi saran ve bölgenin jeolojik yapısının da gereği irili ufaklı binlerce adacık ve yerleşkelerin aniden su altında kalmasının yarattığı şaşkınlık. Bölge halklarının hallerinden belli ki yoksullar ve biricik geçim kaynakları balıkçılık ve turizm.
Bütün bunların yine de sebebi bana göre insanın kendi eliyle yarattığıdır. İnsanın aç gözlülüğü, kıyıları getiri amacı ile kullanmak, doğanın cennetvari sunumunu para karşılığı başkasına peşkeş çekmek. TV ekranlarına yansıyan görüntüler bütün güzelim kıyıların turistik tesislere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Asya'nın ve Afrika'nın güzelim tropikal ormanlarının denizle bütünleştiği bütün sahiller işgal edilmiş. Kumul tepeleri düzeltilmiş ve her taraf bina, baraka olarak turistik dinlenme yerine dönüştürülmüş. Doğal bitki örtüsü yok olmuş, ağaçlar toprağı korumak için değil, süs objesi olarak kullanılmaktadır.
Hiç fark etmiyor hangi ülkede olduğu, toplum çok boyutlu eğitilmediği için bazen olup bitenleri anlamakta zorlanıyor. Gazete haberlerinde olayı kıyamet olarak algılıyor ve olayda erken uyarı sitemi olsaydı böyle olmazdı denilmektedir. Erken uyarı sistemi insanların bölgeleri erken terk etmesini sağlardı, daha az insan ölürdü, o kadar. Yine de kıyılardaki dev yıkıntıyı engelleyemezdi. Ancak insanlar bir şekilde bu tür jeolojik ve coğrafi olaylar hakkında önceden bilgilendirilmiş olsalardı belki durum farklı olurdu. Veya bölge insanlarına başka alternatifler sunulabilseydi ve insanlara böylesi durumlarda neler yapılması gerektiği anlatılsaydı belki daha az insan ve mal kaybı olurdu diye düşünüyorum.

Felaketle Birlikte İnsanlık Kültürü de Yok Olmuştur

Felaket mala ve cana verdiği zararın yanında gözden kaçan bir gerçekte bölgedeki ilkel yaşama dair kültürün yok olmasıdır. Hindistan Sri Lanka, ve Endonezyadaki yakınlarındaki yüzlerce küçük adalarda yaşayan ve soyları uzun zamandır tehlikede olduğu bilinen birçok ilkel kabileyi de yok etmiş olabilir. Antropologlar, dünyada halen taş devrini yaşayan ''üç ya da dört yerli halkın" tamamen ortadan kalkmış olabileceğine ve böylece bu kültürlerin yok olmakla karşı karşıya bulunduğunu belirtiyorlar.
Hindistan kontrolündeki Andaman ve Nicobar adalar zincirinde çok sayıda farklı ilkel kabilenin yaşadığı, bu kabilelerden Sentinellerin Kuzey Sentinel Adası'nda modern hayattan tamamen uzak bir şekilde hala Taş Devri'nde yaşayan bu kabilenin avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri söylenmektedir (Milliyet, 30 Aralık 2004). Aslında insanın kendisini tanıması, nasıl bir yaşamdan bugünümüze geldiğini bilmesi ve anlaşılması bakımından bu tür kültürlerin korunması gerekir. Ancak insanlık halen birbirine silah ile üstün gelmeye çalıştığı için bunları düşünecek zamanı olmamış olabilir.

Dünyanın Zenginleri Yardım Etmekte Cimri Davranıyorlar
Açıkçası on binlerce insanın ölümü ve ölüm şekli çok acı. TV ekranlarına yansıyan resimler içler acısı, binlerce kilometreyi saran ve bölgenin jeolojik yapısının da gereği irili ufaklı binlerce adacık ve yerleşkelerin aniden su altında kalmasının yarattığı şaşkınlık. Bölge halklarının hallerinden belli ki yoksullar ve biricik geçim kaynakları balıkçılık ve turizm.
Bütün bunların yine de sebebi bana göre insanın kendi eliyle yarattığıdır. İnsanın aç gözlülüğü, kıyıları getiri amacı ile kullanmak, doğanın cennetvari sunumunu para karşılığı başkasına peşkeş çekmek. TV ekranlarına yansıyan görüntüler bütün güzelim kıyıların turistik tesislere dönüştürüldüğünü gösteriyor. Asya'nın ve Afrika'nın güzelim tropikal ormanlarının denizle bütünleştiği bütün sahiller işgal edilmiş. Kumul tepeleri düzeltilmiş ve her taraf bina, baraka olarak turistik dinlenme yerine dönüştürülmüş. Doğal bitki örtüsü yok olmuş, ağaçlar toprağı korumak için değil, süs objesi olarak kullanılmaktadır.
Hiç fark etmiyor hangi ülkede olduğu, toplum çok boyutlu eğitilmediği için bazen olup bitenleri anlamakta zorlanıyor. Gazete haberlerinde olayı kıyamet olarak algılıyor ve olayda erken uyarı sitemi olsaydı böyle olmazdı denilmektedir. Erken uyarı sistemi insanların bölgeleri erken terk etmesini sağlardı, daha az insan ölürdü, o kadar. Yine de kıyılardaki dev yıkıntıyı engelleyemezdi. Ancak insanlar bir şekilde bu tür jeolojik ve coğrafi olaylar hakkında önceden bilgilendirilmiş olsalardı belki durum farklı olurdu. Veya bölge insanlarına başka alternatifler sunulabilseydi ve insanlara böylesi durumlarda neler yapılması gerektiği anlatılsaydı belki daha az insan ve mal kaybı olurdu diye düşünüyorum.

Felaketle Birlikte İnsanlık Kültürü de Yok Olmuştur

Felaket mala ve cana verdiği zararın yanında gözden kaçan bir gerçekte bölgedeki ilkel yaşama dair kültürün yok olmasıdır. Hindistan Sri Lanka, ve Endonezyadaki yakınlarındaki yüzlerce küçük adalarda yaşayan ve soyları uzun zamandır tehlikede olduğu bilinen birçok ilkel kabileyi de yok etmiş olabilir. Antropologlar, dünyada halen taş devrini yaşayan ''üç ya da dört yerli halkın" tamamen ortadan kalkmış olabileceğine ve böylece bu kültürlerin yok olmakla karşı karşıya bulunduğunu belirtiyorlar.
Hindistan kontrolündeki Andaman ve Nicobar adalar zincirinde çok sayıda farklı ilkel kabilenin yaşadığı, bu kabilelerden Sentinellerin Kuzey Sentinel Adası'nda modern hayattan tamamen uzak bir şekilde hala Taş Devri'nde yaşayan bu kabilenin avcılık ve toplayıcılıkla geçindikleri söylenmektedir (Milliyet, 30 Aralık 2004). Aslında insanın kendisini tanıması, nasıl bir yaşamdan bugünümüze geldiğini bilmesi ve anlaşılması bakımından bu tür kültürlerin korunması gerekir. Ancak insanlık halen birbirine silah ile üstün gelmeye çalıştığı için bunları düşünecek zamanı olmamış olabilir.

Dünyanın Zenginleri Yardım Etmekte Cimri Davranıyorlar

Dünyanın en kalabalık nüfusunun yaşadığı bu fakir ülkelerde enkaza dönen bu alan onarımı da ayrı bir sorun olacak. Buraların onarımını kimler üstlenecek, sigorta sistemi buralarda var mı yok mu bilinmiyor. Varlığı ve yokluğu Körfez savaşında belli olmayan Birleşmiş Milletler'e bu aşamada çok iş düşüyor. Maalesef dünyanın sahibi olduklarını söyleyen G-8'ler körfez savaşında savaş masrafı olarak milyar dolarlar ABD'ye öderken, bu felakete her biri 5-10 milyon dolar gibi komik yardımda bulunacaklarını açıklamaları düşündürücü değil mi?

Bilimden Yararlanmanın Önemi Daha İyi Anlaşılıyor
Felaketin yaşandığı bölgedeki ülkelerin bilime verdikleri önem ile yaşanan acı arasında bir ilişki görülmektedir. Bu ve benzeri depremlerin etkileri dünya var olduğundan beri aralıklarla devam ediyor.. Daha önce de gerçek tsunami'lerin Pasifik okyanusu kıyısında Şili ve Alaskada meydana gelen depremler sonrası çıkan dev dalgaların ta Japonya'ya kadar ulaştığı ve yine binlerce kişinin öldüğünü bu vesileyle öğrenmiş oluk. Tsunami'lerin olduğu bölgelerde artık erken uyarı sistemleri veya diğer gerekli önlemleri alınıyor. Ancak yine de insanlığın bilmesi gereken, doğanın yasalarının mutlak olduğudur. Doğa da bir şekilde kendi elinden alınan yerlerini geri istiyor. İnsanın da yapması gereken, doğanın yasalarını çözmek, ondan yararlanmak için bilgiyi teknolojiye dönüştürmektir. Bu şekilde insan ancak tedbir alarak can kaybını azaltabilir. Bu eğitim de ancak para ile oluyor.

Örgütlü Toplumlar Felaketleri Daha Kolay Atlatıyorlar
Örgütlü ve organize olmuş toplumlar bu felaketi daha az can kaybı ile atlatırlardı. Bunun açık örneği aynı şiddette bir depremin Japonya ve Amerika'daki can kaybı ile Hindistan, Sri Lanka, Endonezya, İran, Afganistan ve Türkiye'deki can kaybı arasında kat kat fark var. Biri depremde 2 kişi kaybediyor, diğeri on binlerce kişi. Birisi doğanın sırlarını biraz çözmüş, bilgisini artırmış, bundan artı değer elde ederek varsıl duruma gelmiş, bilgi birikimi ve ekonomik gücünü de kullanarak ve olası riskleri dikkate alarak daha sağlam yapılar yapmış, diğeri ise toprağın yüzeyine temel atmış, topraktan ker***lerle ev yapmış. Birisi iyi örgütlenmiş, önceden olası bir durumda nasıl organize olacağını biliyor, biri de şaşırıp kalıyor. ABD sahip olduğu erken uyarı teknolojisi sayesinde Amerika sahillerini vuracak tayfunları günler öncesinden an be an belirtiyor, insanları daha içerilere güvenli bölgelere nakletmesini biliyor. Ancak zavallı Asya ve Afrika halklarının bu denli örgütlülük, organize olma, bilginin gücü ile az insan kaybı ile olayı atlatmadan ne denli uzak olduğu gözler önüne serildi.

Bilim Savaşa Değil, İnsanın Mutluluğuna ve Refahına Hizmet Etmelidir.
Örgütlü ve organize olmuş toplumlar bu felaketi daha az can kaybı ile atlatırlardı. Bunun açık örneği aynı şiddette bir depremin Japonya ve Amerika'daki can kaybı ile Hindistan, Sri Lanka, Endonezya, İran, Afganistan ve Türkiye'deki can kaybı arasında kat kat fark var. Biri depremde 2 kişi kaybediyor, diğeri on binlerce kişi. Birisi doğanın sırlarını biraz çözmüş, bilgisini artırmış, bundan artı değer elde ederek varsıl duruma gelmiş, bilgi birikimi ve ekonomik gücünü de kullanarak ve olası riskleri dikkate alarak daha sağlam yapılar yapmış, diğeri ise toprağın yüzeyine temel atmış, topraktan ker***lerle ev yapmış. Birisi iyi örgütlenmiş, önceden olası bir durumda nasıl organize olacağını biliyor, biri de şaşırıp kalıyor. ABD sahip olduğu erken uyarı teknolojisi sayesinde Amerika sahillerini vuracak tayfunları günler öncesinden an be an belirtiyor, insanları daha içerilere güvenli bölgelere nakletmesini biliyor. Ancak zavallı Asya ve Afrika halklarının bu denli örgütlülük, organize olma, bilginin gücü ile az insan kaybı ile olayı atlatmadan ne denli uzak olduğu gözler önüne serildi.

Bilim Savaşa Değil, İnsanın Mutluluğuna ve Refahına Hizmet Etmelidir.

Hemen hatırlatalım, felaketin meydana geldiği Hindistan bugün atom bombasına sahip, silikon vadisi benzeri teknoloji geliştirecek bilgisayar programı yazabiliyor, uzaya araç gönderecek kadar bilimin belirli alanlarında ilerlemiş ancak, halk ise Bombay'da sefilleri oynuyor. Hindistan önemli ölçüde kaynaklarını silahlanmaya ayırıyor, maalesef bilimini atom bombası yapımı için kullanıyor. Bilim halktan çok uzakta fil dişi kulelerinde batı kapitalizminin değirmenine su taşımaktadır. Halkın toptan eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve bunun refaha dönüşmesi gerekir. Bu depremde bilimin halk için önemi daha iyi anlaşılmıştır.
Tabii gönül isterdi ki dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika, Ortadoğu'daki petrollere sahip olmak için harcadığı bu kadar bilim ve teknoloji olanaklarını biraz da doğa ve insanlık için harcasaydı. Silah üreticisi ülkeler maalesef, bugün dünya sahnesindeki güçlerini öldürme gücüyle övünerek ve yine sorunlarını sahip oldukları silahla çözmeyi benimsiyorlar. Yani daha fazla insanı nasıl öldürürüm diye kullanıyor. Din dil, coğrafi sınır tanımadan etkisini binlerce kilometrede hissettiren depremin küresel dünyada insanlığın bir birine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. İnsanlığın artık enerjilerini bir birlerine karşı öldürerek değil, destek çıkarak kullanmaları gerektiği daha iyi anlaşılıyor.
Ayrıca ABD ve Japonya gibi erken uyarı sistemi ve ileri teknolojiye sahip ülkeler bu olayda yardımcı olmamışlardır. Şunu biliyoruz ki ABD 10 dakikada içinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir depremi ve etkilerini bilebilecek güçtedir. Uydulardan insanın hareketini izleyebiliyorlar. Ancak nedense göz göre göre saatleri alan dev tsunami'nin ilerleyişini ilgili ülkelere iletebilirdi. Burada bilimin gücünü elinde bulunduran bilim ağalarının büyük bir ayıbı bulunmaktadır. Acaba bu kadar canın vicdani hesabını vermek kolay mı olacak?

Bizim Çıkarmamız Gereken Ders Nedir?
Hemen hatırlatalım, felaketin meydana geldiği Hindistan bugün atom bombasına sahip, silikon vadisi benzeri teknoloji geliştirecek bilgisayar programı yazabiliyor, uzaya araç gönderecek kadar bilimin belirli alanlarında ilerlemiş ancak, halk ise Bombay'da sefilleri oynuyor. Hindistan önemli ölçüde kaynaklarını silahlanmaya ayırıyor, maalesef bilimini atom bombası yapımı için kullanıyor. Bilim halktan çok uzakta fil dişi kulelerinde batı kapitalizminin değirmenine su taşımaktadır. Halkın toptan eğitim düzeyinin yükseltilmesi ve bunun refaha dönüşmesi gerekir. Bu depremde bilimin halk için önemi daha iyi anlaşılmıştır.
Tabii gönül isterdi ki dünyanın jandarmalığına soyunan Amerika, Ortadoğu'daki petrollere sahip olmak için harcadığı bu kadar bilim ve teknoloji olanaklarını biraz da doğa ve insanlık için harcasaydı. Silah üreticisi ülkeler maalesef, bugün dünya sahnesindeki güçlerini öldürme gücüyle övünerek ve yine sorunlarını sahip oldukları silahla çözmeyi benimsiyorlar. Yani daha fazla insanı nasıl öldürürüm diye kullanıyor. Din dil, coğrafi sınır tanımadan etkisini binlerce kilometrede hissettiren depremin küresel dünyada insanlığın bir birine ne kadar ihtiyaç duyduğunu göstermektedir. İnsanlığın artık enerjilerini bir birlerine karşı öldürerek değil, destek çıkarak kullanmaları gerektiği daha iyi anlaşılıyor.
Ayrıca ABD ve Japonya gibi erken uyarı sistemi ve ileri teknolojiye sahip ülkeler bu olayda yardımcı olmamışlardır. Şunu biliyoruz ki ABD 10 dakikada içinde dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen bir depremi ve etkilerini bilebilecek güçtedir. Uydulardan insanın hareketini izleyebiliyorlar. Ancak nedense göz göre göre saatleri alan dev tsunami'nin ilerleyişini ilgili ülkelere iletebilirdi. Burada bilimin gücünü elinde bulunduran bilim ağalarının büyük bir ayıbı bulunmaktadır. Acaba bu kadar canın vicdani hesabını vermek kolay mı olacak?

Bizim Çıkarmamız Gereken Ders Nedir?

Buradan bizim de çıkarmamız gereken ders olmalı diye düşünüyorum. Bu ve benzeri deprem ve yeryüzü hareketleri periyodik olarak olacaklardır. Hele bizim ülkemiz buna hazır olması gereken bir ülke. Bu tür etkilerden korunmak için mümkünse sürecin doğasını anlamaya çalışmalıdır. Marmara Bölgesi gibi nüfusumuzun en yoğun olduğu bölgede bütün kıyıların işgal edildiğini, yapıların düz ve düze yakın tarım arazileri üzerine kurulması sonucu binaların kâğıt gibi yırtıldığını ve bu yüzden binlerce insanın öldüğünü gözlerimizle gördük. Onun için 1998 Adana-Ceyhan depremini yaşamış olmanın da etkisiyle Asya'daki felaketi içimde hissederek, bizim de arada bir hafızamızı canlı tutmazı gerekir.
Üniversitemiz öğretim üyeleri Adnan Gümüş ve Müfit Gömleksiz Ceyhan depreminden sonra KADAUM ile birlikte gerçekleştirdikleri "Deprem: doğal bir afet mi, yoksa sosyal bir felaket mi?" başlıklı çalışmada depremin değil, insanın bilinçsiz yıkıcı etkisini ortaya koymaktadırlar. Depremler elbette olacak ama yıkımlar doğal değil, sosyal bir felakete işaret ediyor.

Eğitim Müfredatı Yeni Koşullara Göre Yeninden Şekillenmelidir
Bir deprem ülkesi olarak sistematik düşüncenin gereği öncelikle bilimin emrettiği gereklilikleri yapmak zorundayız. Öncelikle iyi organize olmak gerekir, kimin hangi durumda ne yapacağını iyi bilmesi gerekir. Her konuda alternatif yaklaşımlar dikkate alınmalıdır. Bu arada toplumu okur yazar olarak eğitmek zorundayız. Ülkemizin Jeolojisi, Coğrafyası ve doğası-toprağı tamı tamına öğretilmelidir. Küresel evrenin oluşumu, evrimi, canlı dinamiği çok boyutlu olarak mutlaka işlenmelidir. Biyosferin bir bütün olarak yaşayan bir sistem içinde kendi yasaları olduğu ve bunun şimdilik kontrolünün mümkün olmadığı ancak onun yasalarının kavranarak onunla barışık yaşanması mutlaka öğretilmelidir. Küresel ısınma ve buna bağlı olarak olası iklim değişimleri ve buların yaratacağı etkiler şimdiden bilimsel olarak araştırılmalı, elde edilen bilgi mutlaka toplumla paylaşılmalıdır.

İnsanlık Ortak Malına Sahip Çıkmak Zorundadır
İnsanlığın ortak malı olan doğanın tahribatının bir gün bizlere daha acı olarak geri döneceğini bilerek herkesin kendisinin de dünyanın sahibi olduğunu bilmesi ve dünyaya sahip çıkması gerekir. Başta okullarda olmak üzere insanımıza bunu öğretmeliyiz, yeri gelince doğayı korumak için karşı çıkmasını da öğretmemiz gerekir. Ayrıca başta demokratik toplum örgütleri, siyasi partiler herkes üstüne vazife olmayan işlere de karışarak doğaya, canlıya ve insana zararlı her yanlışa karşı çıkmalı.
Kıyıda milyonlarca yılda metrelerce yükseklikte dev kumul tepecikleri oluşmuşsa bunları bozmayalım. Koylara yerleşke kurulması yasaklanmalı. Önemli nükleer tesisleri, doğal gaz tesisleri ve diğer insana ve çevreye zarar verecek tesisleri bölgelerin çok uzağında tutmak gerekir. Ve mümkünse daha sağlam zeminlere kaydırılmalı. Kıyıya sıfır yapıların yapılmasına yasal engel getirilmelidir. Bu konuda toplumda rüşvet ve istismar ile iş yaptırmak isteyen kişilere karşı toplumun duruş göstermesi gerekir.
Ülkemizin güzelim kıyı şeritlerinin de gün be gün parça parça betonlaştığını görmekteyiz. Çevre bilinci ile hareket eden örgütler durumu kamuoyu ile paylaşıyorlar. Ancak nafile, rant daha çekici geliyor. Kimsenin umurunda değil doğa ve bunun uzun süreli yararının insana yansımasının. Ancak ne yazık ki bizler her şeyin bedelini acı tecrübe ile kazanmaktayız. Tsunami felaketi, Marmara depremi ve diğer doğal felaketler biz insanlara doğanın yasalarını bilmemizi ve onunla barışık yaşamız gerektiğini öğretmektedir. Bunun için bilime değer vermek, planlı yaşamak, işimizi şansa bırakmamak, insana ve canlıya değer vermek zorundayız. Artık bu işin coğrafi sınırı, dili, dini de yok, yalnızca doğanın kendi kuralı ve yasaları vardır. Biricik dünyamızdaki tecrübe bunu emrediyor.
Yeni yıla doğa ve yaşam bilinci ile girmek dileği ile.

TSUNAMİ VE KUR'ÂN'DAKİ KIYAMET SAHNESİ / 29.12.2004

Gazeteler, "Tsunami"yi "Kıyamet gibi" sözleriyle manşete çektiler. Bu felaketin büyüklüğü 2. Dünya Savaşı'nda Japonya'ya atılan atom bombasının 1 milyon katına eşitmiş. Okyanusun 40 kilometre derinliğinden gelmiş olması da ayrı bir dehşetin ölçüsü.
Acaba gerçek kıyamet nedir? Nasıl olacaktır? Neler olacaktır? Kıyamet nasıl kopacaktır? Dünyanın şekli nasıl değişecektir?
Önceki gün gazetelerde, olayı yaşayan bazı Batılı turistler, İncil'de anlatılan kıyamet dehşetini gördüklerini, yaşadıklarını söylediler. Ancak dünyadaki depremler ne kadar dehşetli ve büyük olursa olsun, dünyanın sonu demek olan kıyametin yanında çok cüz'î kalır. Kıyametin nasıl bir şey olduğunu Kur'ân kadar anlatan hiçbir kitap ve kaynak yoktur.
Kur'ân'ın kıyamet tasviri o kadar çarpıcı ve canlıdır ki, insanı hem ürpertir, hem de büyük dersler verir.
***
Kur'ân'daki kıyamet tasvirlerinden işte bazı örnekler:
"Kıyamet günü ne zamandır' diye sorar./Gözler kamaştığı,/Ay tutulduğu,/Güneş ve ay bir araya getirildiği zaman, /İşte o gün insan 'kaçacak yer neresi?' der./Hayır, sığınılacak hiçbir yek yoktur./ O gün varılacak yer, ancak Rabbinin huzurudur." (Kıyamet Suresi, 75:6-12)
"Güneş dürülüp toplandığında,/Yıldızlar döküldüğünde,/Dağlar yürütüldüğünde,/Gebe develer başıboş kaldığında,/Vahşi hayvanlar bir araya toplandığında,/Denizler tutuştuğunda,/Ruhlar bedenleriyle birleştiğinde,/Diri diri gömülen kız çocuğuna hangi suçu yüzünden öldürüldüğü sorulduğunda,/Amel defterleri açıldığında,/Gök yerinden kaldırıldığında,/Cehennem kızıştırıldığında,/Cennet yaklaştırıldığında..." (Tekvir Suresi, 81:1-13.)
"Gök yarıldığı zaman,/Yıldızlar saçıldığı zaman,/denizler kaynayıp birbirine karıştığı zaman,/Kabirlerin altı üstüne getirildiği zaman,/Herkes yaptığı ve yapmadığı geri bıraktığı her şeyi bilecektir." (İnfitar Suresi, 82:1-5)
"Çarpacak olan felaket,/ Nedir o çarpacak olan felaket,/O çarpacak olan felaketin ne olduğunu bilir misin?/O gün insanlar ateşe çarpıp yere serilmiş pervanelere döner./Dağlar ise atılmış rengârenk yün gibi olur." (Karia Suresi, 101:1-5.)
***
"Deprem" anlamına gelen Zilzal Suresinde ise Kıyamet anlatılırken hiç sözü edilmeyen, dikkate alınmayan, çoğu zaman düşünülmeyen bir "fâilden-yapandan" bahsedilir.
Âyetler şöyle sıralanır:
"Ne zaman ki, yer müthiş bir sarsıntıyla sarsılır./Ve yeryüzü bütün ağırlıklarını dışarı çıkarır./Ve insan, 'Ne oluyor buna?' der./O gün yeryüzü üzerinde herkesin ne iş yaptığını haber verir./Çünkü Rabbin ona konuşmasını emretmiştir./ O gün insanlar yaptıklarının karşılığını görmek için hesap yerinden bölük bölük dönerler." (Zilzal Suresi, 99:1-6.)
"Rabbin ona konuşmasını emretmiş" âyeti, kıyametin bir tesadüf olmadığını, kendi kendine gerçekleşen bir olay olmadığını anlatıyor.
17 Ağustos depreminde "fay kırılması" hem öne çıkarıldı. "Kuzey Analodu fayı"nın olayı tetiklediğinden söz edildi. Güney Asya'yı yakıp yıkan olayın adı "tsunami" olarak konuldu. Böylece olay çözümlendi ve kapandı.
Oysa olayın arkasındaki gerçek fâil kimdir, denizi coşturan, taştıran, dalgaları 10-15 metre yükseklere çıkaran kimdir, adacıkları suların altına alan kimdir, kara parçasının 50-60 kilometre içine doğru suları yürüten kimdir?
***
Olay kendi kendine mi oluyor? Bir yapanı, bir yaratanı yok mudur?
Başındaki meyvelerle iştahımızı açarak, bizi kendine davet eden o Cennet-misal ağaca bakıp da, "İşte bütün ağaç ve üzerindeki meyveler bu küçük çekirdekten oldu" deyip Yaratıcısını, Sanatkarını, o ağaca o özellikleri Vereni akla getirmemek ne kadar acıdır?
Bunun gibi, tsunamiyi de tesadüfi bir olay gibi görüp "Okyanusun 40 kilometre derinliğinde bulunan fayların kırılması" şeklinde basite indirgemek, hâdiseyi gerçekleştiren Kudreti göz ardı etmekten başka bir şey değildir.
Sonsuz Kudret ve Azamet sahibi bu musibeti neden vermiştir? Bu bir ikaz mıdır, bir uyarı mıdır? İnsanlığa hangi mesaj ve hangi ders verilmektedir? Olay neden lüks tatil beldelerinde cereyan etmiştir? Yeryüzünü ve okyanusu öfkelendirecek kadar neler yapılmıştır?
Acaba, "Kula belâ gelmez hak yazmayınca,/Hak belâ yazmaz kul azmayınca" gerçeği mi yaşanmıştır?
Ve böylece sorular peş peşe sıralanıyor?


TSUNAMİ, NEDENLERİ, TÜRKİYE VE MERSİN’İN TSUNAMİ POTANSİYELİ

Bilindiği üzere 26 Aralık 2004 tarihinde, yerel saat 07.58.53 te Endonezya’ya bağlı Sumatra Adasının Kuzeybatı kıyılarına yaklaşık 250 km uzaklıkta ve Hint Okyanusu içersinde Richter ölçeğine göre 9 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiş, başta Endonezya olmak üzere, Sri Lanka, Hindistan, Tayland, Maldiv Adaları, Burma, Malezya, Seyşel Adaları, Somali ve Kenya kıyılarında etkili olan tsunamiye neden olmuştur. Son yüzyılda Dünyada meydana gelen dördüncü büyük ve 1964 yılında Alaska’da meydana gelen depremden sonra, günümüze kadar oluşan en büyük deprem olan Endonezya Depreminin doğurduğu tsunami dalgalarında, Endonezya’da, 200.000 den fazla, Sri Lanka’da 43.000, Hindistan’da 12.500, Tayland’da 4812, Somali’de 120, Malezya’da 66, Burma’da 90, Maldivler’de 46, Tanzanya’da 10, Kenya’da 1 olmak üzere toplam 270.000 kişi hayatını kaybetmiş, 32 bin kişi kaybolmuş ve onbinlerce insanda yaralanmış veya sakat kalmıştır. Bunun yanısıra çok sayıda bina yıkılmış, yüzbinlerce insan evsiz kalmış, yeterli besin ve içme suyu temin edilemediğinden salgın hastalık tehlikesi altında yaşamaya başlamıştır.
Dünya ölçeğinde yapılan araştırmalarda son yüzyıllık dönem içersinde yaklaşık 789 adet tsunami gözlenmiş ve bunların 117 tanesinde çok büyük yıkımlar gerçekleşmiştir. Genellikle Pasifik Okyanusu ve kıyılarında görülen tsunamilerde meydana gelen hasarların en büyük ve birinci nedenini tsunami konusunda yöre halklarına yeterli bir eğitimin verilmemesi oluşturmaktadır. Uygulamaya dayalı bir eğitimin verilmesi ve gerekli alt yapı donanımlarının (tsunami acil uyarı sistemleri) yerine getirilmesi durumunda, oluşabilecek hasarlar ve can kayıpları minimum düzeyine inmesi işten bile değildir. Bunun örneklerini halkımız 1999 yılında meydana gelen Kocaeli ve Düzce depremlerinde acı bir şekilde yaşamıştır. Bu yazının amacını ise tsunaminin nedeni, dünyada nerelerde ve hangi sıklıklarda oluştuğu, tsunami sırasında yapılması gerekenler ile Türkiye ve Mersin kıyılarında tsunami potansiyelinin irdelenmesi oluşturmaktadır. Tsunami konusunda gerekli veriler usgs, nasa, noaa, emsc ve asc-india web sayfalarından derlenmiştir.
Tsunami Nedir ?
Tsunami terimi, Japonca liman dalgası anlamına gelen “Sue-Nah-Me” den gelmektedir. Tsunamiyi deniz yüzeyinin çok kısa bir süre içersinde geniş ölçekte karışmasından veya altüst olmasından kaynaklanan dalgaların oluşturduğu bir sistem olarak tanımlamak mümkündür. Tsunami denizin eski dengesini bulması için oluşan bir seri deniz dalgalarıdır. Genellikle Ayın yeryüzünde oluşturduğu gelgit dalgaları ile karıştırılan tsunami, oluşum ve verdiği hasar açısından oldukça farklılık gösterir. Gelgit dalgaları daha sakin olup, geliş-gidiş zamanları belli olan dalgalardır. Büyük hasarlar oluşturmazlar. Tsunamiler ise aniden ortaya çıkarlar, çok büyük dalgalar oluşturur ve yıkıcı bir etkiye sahiptir.
Tsunami Nasıl Oluşur?
Tsunamileri, yerel, bölgesel ve Pasifik ölçeğinde olmak üzere sınıflandırmak mümkündür. Yerel tsunamiler daha çok volkanik patlamalar ve deniz tabanındaki meydana gelen büyük heyelanlardan kaynaklanmaktadır. Daha dar alanlarda etkili olurlar. En sık karşılaşılan bölgesel tsunamiler, ise ortaya çıkardığı enerji ve etkilediği dar alanlar açısından yerel olanlara oranla daha büyük hasarlar verirler. Pasifik okyanusunu etkileyen tsunamiler, diğerlerine oranla daha az oluşmakta ve çok geniş alanlarda büyük hasarlara neden olmaktadırlar.
Genel olarak tsunamiler, okyanuslarda yer alan volkanik patlamalar, körfez veya kıyıya yakın yerlerde oluşan yer kaymaları(heyelanlar), okyanusa düşen meteorlar, okyanuslarda gerçekleştirilen nükleer patlatmalar ile deniz tabanının veya okyanus kabuğunun kırılması sonucunda oluşan depremlere bağlı olarak gelişirler. Bunlar içersinde en yaygın olanı deniz tabanında veya okyanus kabuğunda meydana gelen kırılmalara bağlı olarak gelişen tsunamiler olup, bunları oluşumunda plaka (levha) hareketleri önemli bir rol oynar. Plaka ve plaka hareketlerini anlayabilmemiz için yeryuvarının iç yapısı hakkında biraz bilgi edinmemiz gerekir. Dünyamız gaz ve sıvılardan oluşan Atmosfer ve Hidrosfer katmanları ile çevrelenmiş yaklaşık 6370 km. yarıçapında bir küre şeklindedir. Bu küre aynı bir soğan kabuğu gibi iç içe geçmiş bir takım katmanlardan oluşur (Şekil.1). Bu bölümleri her biri farklı fiziksel ve kimyasal özelliklere sahiptir. Yeryuvarının katı olan en üst katmanına Litosfer ve onun da en üst kesimine de Kabuk adı verilir. Litosferin tabanında ise Astenosfer adı verilen yumuşak üst manto malzemesi bulunur.


Şekil 1. Yeryuvarının en üst bölümünde yer alan kabuk, litosfer ve Astenosferin ilişkilerini gösteren blok diyagramı (Press veSiever, 1999).
Litosfer birbirinden farklı yönlere hareket eden bir takım parçalara bölünmüştür. Levha (plaka, plate) adı verilen bu litosfer parçalarının astenosfer üzerinde milyonlarca yıldır devam eden hareketleri bugünkü kıtaların ve okyanusların oluşmasına ve Yerkabuğunun şeklinin sürekli değişmesine neden olmaktadır. Ortalama yılda 1- 5 cm. hızlara sahip levhalar başlıca üç çeşit hareket sunarlar. Bunlar birbirinden uzaklaşır, birbirine yaklaşır ve biri diğerinin altına dalar (Endonezya örneğinde olduğu gibi) veya birbirinin yanından kayarlar. Özellikle levhaların birbiri altına daldığı ve çarpıştığı alanlarda kayalar sıkışmakta gerilmekte, şiddetlice deforme olmakta ve sonuçta kırılmaktadırlar. Kırılma ile bir yer değiştirme hareketi varsa oluşan bu yapıya da Fay adı verilmektedir. Faylanma ile kayalar iki bloğa ayrılır. Bu blokların birbirine göre hareketlerine göre de faylara çeşitli isimler verilir. Bloklar yatay yönde hareketli iseler yanal atımlı faylar(Kocaeli Depremini oluşturan fay benzeri), düşey yönde hareketli iseler düşey atımlı faylar(Dinar Depremini oluşturan fay benzeri, Endonezya örneği) meydana gelir.
Genel olarak büyük ölçekli tsunamiler levhaların birbirine yaklaştığı ve birbirinin altına daldığı bölgelerde gözlenmekte ve üzerleyen levhada meydana gelen düşey atımlı fayların doğurduğu depremlerden kaynaklanmaktadır (Şekil.2).

Şekil.2. Levha hareketleri ve tsunami oluşum yerlerini gösteren blok diyagram; Beyaz oklar levha hareket yönlerini, kırmızı oklar mağma çıkış noktalarını mavi yuvarlaklar dalan levha parçasını ve yuvarlaklar ise deprem yerlerini işaret etmektedir(usgs web sayfasından değiştirilerek alınmıştır).
Şekil.2 de iki levha karşılaşmakta, biri diğerinin altına dalmakta(soldaki levha) ve astenosferde erimektedir. Dalma genellikle okyanus içersinde gerçekleşmekte olup, bu nokta ile kıta arasında kalan bölgelerde (üste kalan levhada) düşey hareketleri doğurmakta, bu hareketlerde bölgede yer alan denizin yükselmesine ve kabarmasına neden olmakta ve sonuçta tsunami oluşmaktadır (Şekil.3). Tsunaminin oluşmasında en önemli etkenlerden birisi düşey hareketlerin olduğu bölgedeki denizin derinliği, diğeri ise kıyıya veya karaya olan uzaklığıdır. Şekil 3 te bu durum daha ayrıntılı olarak gösterilmektedir. Şekilde 1 nolu bölümde tsunami öncesinde deniz tabanı, deniz yüzeyi ve deniz tabanında yer alan bir düşey atımlı bir fay resmedilmiştir. Şekil.32’ün 2 nolo bölümünde düşey harekete bağlı olarak bir deprem oluşmuş (kırmızı yıldızın olduğu yerde) ve bu depremde deniz tabanının üzerinde yer alan su kütlesini kırmızı ok yönünde yukarı doğru kaldırmıştır. 3 bölümde ise yukarı doğru kabaran deniz daha sonra kırmızı oklar yönünde ve dairesel bir biçimde

okyanusun her tarafına doğru yayılım göstermiştir. Oluşan bu dalgaların, okyanusun derin kısımlarına doğru dalga uzunluğu(genliği) artmakta, karaya doğru azalmakta
ve buna karşın dalga yüksekliği artarak ilerlediği bilinmektedir(Şekil.3) .
Şekil.3. Tsunamin oluşum modeli; 1. tsunami öncesi, 2,3 ve 4 oluşum Safhaları (usgs web sayfasından değiştirilerek alınmıştır).
Tsunami Dalgalarının Hızı ve Büyüklüğü Ne kadardır?
Tsunamilerin, ilk oluştuğu anda hızları oldukça yüksektir. Genellikle saatte 800-900 km lik bir hızla(ortalama bir jet hızı) her yöne doğru yayılım sunarlar. Sığ sulara ve karaya doğru yaklaştıkça hızları düşer. Örneğin 7000 m su derinliğinde gerçekleşen tsunaminin hızı 943 km iken, 2000 m su derinliğinde de hızı 713 km ye, 200 m su derinliğinde saatteki hızı 159 km kadar düşmektedir (Şekil.4). Tsunamilerin, dalga boyları ve uzunlukları da yukarıdaki bölümde değinildiği üzere deniz derinliğine ve karaya yakınlığına göre değişir. İlk oluştuğu açık denizlerde dalga yüksekliği birkaç on santimetre olup dalga uzunluğu yüzlerce kilometreye ulaşır. Sığ bölüme ve karaya doğru dalgaların uzunlukları düşmekte buna karşın dalga yükseklikleri artmaktadır(Şekil.4). Kıyılara geldiğinde tsunamiye neden olan depremin büyüklüğüne bağlı olarak dalga yükseklikleri 2-15 metre arasında değişir. Şekil.4 te bu durum açık bir şekilde görülmektedir. Şekilde, 7000 metre su derinliğinde oluşan tsunaminin dalga uzunluğu 282 kilometre olup, sığ sulara doğru dalga uzunluğu düşmekte ve 200 km derinliğe geldiğinde dalga uzunluğu 48 km ye kadar düşer. Buna karşın dalga yüksekliği veya boyu kıyılarda artar. Bazı tsunamilerde özellikle Japonya’yı vuran tsunamide dalga yüksekliğinin 30 metreye kadar çıktığı da belirtilmektedir.


Şekil.4. Tsunamilerin hızları, dalga boyları ve uzunluklarını gösteren kesit. Mavi alanlar denizi, turuncu alanlar karaları göstermektedir. Açık denizlerden(okyanus) sığ sulara doğru tsunamilerin hızları ve dalga uzunlukları düşmekte buna kaşın dalga yükseklikleri artmaktadır. Şekilde noktalı çizgi tsunami öncesi deniz seviyesini göstermektedir (usgs web sayfasından değiştirilerek alınmıştır).
Tsunami bir dalgalar dizisidir. En şiddetli ve yıkıcı olanları ilk 10 ile 45 dakikalık süre içersinde gelişir. Bazı durumlarda yıkıcı dalgaların saatlerce devam ettiği belirtilmektir. Tsunamilerin ilk belirtisi denizin çok kısa bir süre içersinde anormal düzeyde çekilmesidir. Bu çekilme yer yer 200 metreye kadar olabilir. Tsunamilerde ilk dalga hafif , 2,3, ve 4 .üncü dalgalar en büyük hasarlara neden olurlar. Tsunami dalgası gelirken genellikle sanki deniz içersinde kıyıya paralel ve duvara benzer bir köpük görülür. Diğer dalgalardan ayıran en önemli özelliğinide bu görüntü oluşturur. Tsunaminin karalarda yaptığı etki, kıyıların şekline (dik, az eğimli, düz vb.), ırmak ağızlarının konumuna, yapılara ve diğer morfolojik şekillere bağlı olarak değişir.
Tsunamiler nerelerde ve ne kadar sıklıkta görülebilir?
Tsunami, Dünyanın bütün okyanus ve denizlerinde az veya çok görülebilir. Yukarıdaki bölümlerde bahsedildiği üzere, tsunami olabilmesi için genel olarak deniz tabanında düşey yönde bir yükselmenin veya alçalmanın olması gerekmektedir. Genellikle bu tip yerler okyanusların tabanında bir levhanın diğer levha altına daldığı bölgelere (dalma-batma bölgelerinde) düşmektedir. Yine aktif volkanların ve buna bağlı olarak gelişen denizaltı heyelanlarının olduğu kesimlerde de yerel alanlarda tsunami gözlenebilmektedir. Gerek dalma batma ve gerekse aktif volkanların yoğun olarak izlendiği yerler ise Pasifik Okyanusunun tüm doğu ve batı kenarları boyunca yer almakta olup, dünya ölçeğinde meydana gelen depremlerin %80i, volkanların %75 i ve tsunamilerin % 95 i yine bu kesimlerde meydana gelmektedir. Pasifik Okyanusun doğu ve batı kenarları boyunca çeşitli plakalar diğer plakaların altına dalmakta olup, bu mekanizmaya bağlı olarak ta depremler, volkanlar, ada yayları ve genç sıradağları oluşumunu sürdürmekte ve dalma batma ile kıta arasında kalan bölgelerde de tsunamiler oluşmaktadır(Şekil.5). Bunun yanında Novosibirsk Tsunami Laboratuvarı, 1900-2001 yılları arasında Pasifik Okyanusu’da 796 adet tsunami gözlendiğini ve bunların 117 tanesinin can kaybına neden olduğunu belirtmektedir. Bu tsunamilerin en az 9 tanesi Pasifik okyanusunda çok geniş alanlara yayılmıştır. Şekil 5 te Dünya haritası üzerinde son yüzyıl içersinde 8 den büyük depremlerin yerleri gösterilmekte olup, 8 nolu depremin dışında kalan diğer depremler okyanuslarda(Pasifik Okyanusunda) meydana gelmiş ve hepside az veya çok yıkıcı tsunamilere neden olmuşlardır. Bu çalışmalarda bugüne kadar oluşan tsunamilerin, %17 si Japonya’da, % 15 i Güney Amerika Kıyılarında, %13 ü Yeni Gine’de, %11 i Endonezya’da, %10 u Kuril Adalarında, %10 u Meksika ve Orta


Amerika’da, %9 u Filipinlerde, Alaska ile ABD kıyılarında, %9 u yeni Zelenda’da ve % 3ü de Hawaii kıyılarında oluştuğu söylenebilir. Genel olarak her 10 veya 15 yılda bir
yıkıcı özellikte tsunami oluşabilmektedir.
Şekil.5. Son yüzyılda meydana gelen 8 den büyük depremlerin yerleri; Asyada Meydana gelen depremin dışındakiler önemli derecede tsunami üretmişlerdir. 5 nolu yer Endonezya tsunamisinin yerini gösterir(USGS National Eartquake Information Center’ den değiştirilerek alınmıştır)
Tsunamiler önceden haber alınabilir mi?
Büyük tsunamiler genellikle okyanuslarda meydana gelen ve genellikle Richter ölçeğine göre 7 veya 8 den büyük depremler tarafından üretilirler. Depremler sırasında sismik üç dalga oluşur. Bunlardan ilki P dalgası olarak adlandırılır ve kayıt istasyonlarına ilk önce gelirler ve depremin ilk işaretini verir. İkinci gelen sismik dalga S dalgası olup, deprem yerinin saptanmasında kullanılır. Üçüncü olarak gelen sismik dalga L dalgası olarak adlandırılır ve yer değişiminden kaynaklanan deniz düzeyindeki dalgalar olup, deprem büyüklüğünün ölçülmesinde baz olarak kullanılırlar. Dünyanın çeşitli yerlerinde bulunan deprem ölçüm istasyonları P, S ve L dalgalarının özelliklerine göre depremin yeri, büyüklüğü, depreme neden olan hareket ve zamanı hakkında çok kısa bir sürede bilgi aktarırlar. Dünya ölçeğinde 3 büyük Tsunami Uyarı Merkezi bulunmaktadır. Bunlardan birinci 1965 yılında kurulan ve yaklaşık 25 devletin üyesi bulunduğu Pasifik Tsunami Uyarı Merkezi(PTWC= Pasifik Tsunami Warning Centre) olup, merkezin tüm Pasifik okyanusunda ve yakın yöresine yerleştirilmiş 150 adet ölçüm istasyonu bulunmaktadır. İkincisi Batı Kıyıları ve Alaska Tsunami Uyarı Merkezi(WC/ATWC West Cost and Alaska Tsunami Warning Centre) olup Amerika’nın batı sahilleri ile Alaska kıyılarında meydana gelen tsunamileri ilçmek için kurulmuştur. Üçüncü merkez ise Endonozya ile birlikte 150 ülkenin üye olduğu Uluslararası Tsunami Uyarı Grubudur. (IOG/ITSU). Bu merkezlerin sorumluluk alanları Şekil 6 da gösterilmiştir. yeşil alanlar Alaska Uyarı merkezinin (WC/ATWC), mavi alanlar Pasifik Tsunami Uyarı Merkezinin (PTWC) ve mor alanlar ise yerel olarak Hawaii Tsunami Uyarı Merkezinin sorumluluk alanlarını göstermektedir.

Şekil.6. Tsunami Uyarı Merkezleri ve Sorumluluk alanları; Mavi lanlar Pasifik Tsunami Uyarı Merkezinin, yeşil alanlar Alaska Tsunami Uyarı Merkezinin ve mor alanlarda Hawaii Tsunami Uyarı Merkezinin sorumlu olduğu bölgeleri göstermektedir(noaa web sayfasından değiştirilerek alınmıştır).
Tsunami uyarı merkezlerin okyanuslarda ve kıyılara yakın yerlerde yerleştirilmiş tsunami alarm sistemleri veya istasyonları bulunmaktadır. Bu sistemlerin işleyiş biçimi ve görüntüsü Şekil.7 de gösterilmiştir. Sistem içersinde 1 numarada gösterilen deniz tabanına yerleştirilmiş basınç ölçerler vasıtası ile su basıncı ölçülmekte, ses dalgaları vasıtasıyla(2 nolu yerde) bu ölçüm deniz üstünde yer alan birkaç insan boyunu geçen bir platform üzerine yerleştirilmiş olan veri işlem modülüne(3 nolu yer) ulaştırılmaktadır. Burada ayıklanan veriler, sinyallerle hava uydularına aktarılmakta(4 nolu bölüm) ve uydularda Tsunami Uyarı Merkezlerine aynı verileri göndermektedir. Tsunami uyarı merkezinde değerlendirilen veriler, daha sonra uluslar arası radyo, uydu, internet ve televizyon aracılığıyla üye ülkelere uyarılarını ve verileri göndermektedirler.


Şekil.7. Tsunami alarm sistemleri kuruluş ve işleyiş biçimi (noaa web sayfasından değiştirilerek alınmıştır).
Türkiye ve Mersin’in Tsunami Potansiyeline Genel Bir Bakış
Yukarıdaki bölümlerde tsunaminin oluşumu, gelişimi ve yaptığı hasarlar hakkında ayrıntılı bilgiler verilmişti. Bu verilere göre genellikle tsunamiler denizlerin veya okyanusların tabanlarında meydana gelen düşey hareketlere bağlı olarak oluşabilmektedirler. Okyanus ve denizlerdeki bu düşey hareketleri ise buralarda yer alan çok büyük ölçekli (yüzlerce km uzunluğa sahip) ters veya normal fayların yeniden aktif hale gelmesi veya levha hareketlerine bağlı olarak gelişen yeni faylar doğurmaktadır. Ülkemizde bu güne kadar Güney Asya’daki gibi büyüklükte bir deprem kaydedilmemiştir. Ülkemizde görülen en büyük deprem, 26 aralık 1939 yılında 7.9 büyüklüğünde Erzincan’da olmuş ve yaklaşık 32.962 kişi hayatını kaybetmiştir. Genellikle Türkiye’deki depremleri, kuzeyde yanal atımlı Kuzey Anadolu Fay Zonu ve doğuda Doğu Anadolu Fay Zonu; batıda düşey atımlı faylara bağlı olarak gelişen Ege Grabenleri ile Güneydoğu Anadolu’da Güneydoğu Anadolu Bindirme Zonu üretmektedir. Bu faylar ile daha küçük ölçekli ve yine deprem üreten diğer faylar Şekil 8 de verilen Türkiye Kırık haritası üzerinde siyah ve kalın çizgilerle gösterilmiştir.



Şekil.8. Türkiye ve yakın dolayında görülen levhaların(Afrika, Arabistan ve Anadolu levhaları) hareket yönleri ile deprem Üreten aktif faylar; KAF= Kuzey Anadolu Fayı, DAF= Doğu Anadou Fayı, EcF= Ecemiş Fayı,
Son yıllarda yapılan çalışmalarda Marmara ve Akdeniz kıyılarında eski zamanlarda oluşmuş tsunami izlerine rastlanılmıştır (Tüysüz, 2004). Şekil 8 de tsunami olma olasılığı yüksek yerler 1, 2, 3, 4 ve 5 nolu rakamlarla gösterilmektedir. 1 nolu yer Marmara Denizi içersinde kalmakta olup, bölgede tsunamiye yönelik çalışmalarda, Yalova kıyılarında bugünkü kıyıdan 1 km kadar içeride tsunami çökelleri saptanmış, bununda Marmara Denizinde yaklaşık 7 büyüklüğündeki bir deprem tarafından oluşturabileceği belirtilmiştir (Genç ve Tüysüz, 2001). 17 Ağustos1999 Kocaeli Depremi sırasında 2.52 metreye varan tsunami dalgalarının oluştuğu yine rapor edilmiştir. Yıldız, Boğaziçi, ODTÜ ve İstanbul Teknik Üniversiteleri tarafından hazırlanan İstanbul Deprem Master Planı Raporunda Marmara Denizi içersinde oluşabilecek tsunami ile ilgili senaryolar üretilmiştir. Bu senaryoların özeti olarak, Marmara Denizi içersinde ana fayın kırılması ile oluşabilecek olan 7 ve yakın büyüklükte bir depremde, İstanbul kıyılarında 3-4 metre ve Marmara Denizi güney kıyılarında 2.5 metreye ulaşan tsunami dalgalarının oluşabileceği söylenmektedir.
Şekil 8 de 2 nolu yerler ise Ege denizi içersinde kalmakta olup, bu kesimde yine çok sayıda düşey atımlı fakat daha küçük ölçekli normal faylar bulunduğundan, küçük boyutlu (1-2 metre büyüklüğünde) az hissedilebilen tsunami dalgaları oluşabilir. Şekil 8 de gösterilen 3 (Fethiye Körfezi),4 (Antalya Körfezi), 5(Mersin Kıyıları) ve 6 (İskenderun Körfezi) nolu yerlerin jeolojik konumu Güney Asya’daki jeolojik konuma benzerlik göstermektedir. Güney Asya’daki tsunaminin nedeni, Hint levhasının Burma levhasının altına doğru dalması sonucu gelişen stresin boşalması sonucunda gelişmiş bindirme fayı kökenli bir depremdir. Hint levhası depremin merkez üssünün batısında yer alan Sunda hendeği boyunca yerin astenosferine yılda 5-7 cm lik bir hızla batmaktadır. Akdeniz’de ise güneyde yer alan Afrika Levhası, Akdeniz’in ortalarında Şekil 8 de bir tarafı içi dolu üçgenlerle belirtilmiş olan hat boyunca kuzeye Anadolu Levhasının altına doğru yılda 2 cm lik bir hızla dalmakta ve astenosferde eriyerek yok olmaktadır. Dalma hattı ile Anadolu kıyıları arasında yer alan bölgede (Şekil.8 de Akdeniz’in bir tarafı siyah üçgenlerle çizilmiş hat ile Anadolu kıyıları arasında yer alan bölümünde) dalma batmaya bağlı olarak deniz tabanında yer yer düşey atımlı (bindirme fayları) gelişebilmekte ve buda deniz tabanını hareketlendirerek tsunamilere neden olabilmektedir. Ancak tarihsel ve aletsel kayıtlarda bu güne kadar Akdeniz’de, Güney Asya’daki gibi çok büyük tsunami dalgalarının izlerine rastlanılmamıştır. Milattan sonra 365 yıllarında Kaş ile Antalya kıyılarında tsunami izlerinden sözedilmektedir (NOAA). Yine tarihsel kayıtlarda Antakya bölgesinde 115 yılında oluşan depremde 260 bin kişinin, 847 yılında 70 bin ve Kilikya Adana-Tarsus) bölgesinde 1268 yılında 60 bin kişinin öldüğü belirtilmektedir (NOAA). Ölü sayısının fazla olması bir tsunamiye mi işaret etmektedir? Bu konuda elde yeteri kadar kanıt bulunmamaktadır. Ancak Akdeniz’in tabanında gerçekleşen dalma-batma ile oluşabilecek düşey hareketlerin Akdeniz içerisinde büyük ölçekte (güney Asya’dakine benzer) bir tsunamiye neden olması beklenmemektedir. Daha fazla bilgilendirme için Akdeniz içerisinde yapılacak olan derin deniz altı çalışmalarına ihtiyaç vardır. Buna karşın Güney Asya benzeri bir durumun yaşanmaması için ivedi bir biçimde tsunami erken uyarı sistemlerinin Akdeniz ve Marmara içerisinde kurulması ve faaliyete geçmesi gerekmektedir.
Tsunamiden nasıl korunma yolları
Genel anlamda, erken uyarı sistemleri aracılığıyla veya başka bir şekilde tsunaminin geldiği öğrenildiğinde yapılacak en önemli iş deniz seviyesinden mümkün olduğunca daha yüksek yerlere doğru kaçmaktır.
Ancak tsunami hakkında aşağıdaki noktaları unutmamak gerekmektedir.
1- Tsunami bir dizi dalgalardan oluşur
2- İlk dalga genelde büyük olmaz.
3- Tsunami tehlikesi birkaç saat sürebilir.
4- En önemlisi insandan daha hızlı hareket ederler (kıyılardaki hızı saatte 150 km ye ulaşmaktadır.)
5- Tsunamiler nehir ve boğazlar ile körfezlerde daha etkili olurlar.
6- Güney Asya benzeri büyük tsunamilerin gücüde fazla olur. Bunlar binaları yıkabilmekte ve büyük tekneleri kıyıdan yüzlerce metre içerilere kadar sürükleyebilmektedirler.
7- Tsunami öncesinde deniz 200-500 m kadar geri çekilir.
Tsunami sırasında karada bulunuluyorsa;
- Okulda bulunuluyorsa ve tsunami uyarısı herhangi bir şekilde geldiyse öğretmen ve yetkililerin uyarıları doğrultusunda hareket edilmelidir.
- Evde bulunuyorsa, öncelikle evden bir an önce ayrılmalı ve kesinlikle panik yapılmamalıdır. Mümkün olduğu kadar yüksek ve güvenli bölgelere doğru gidilmelidir.
- Plajda veya deniz kıyısında bulunuluyorsa ve yer sarsıntısı hissettiyseniz, herhangi bir uyarı beklemeden ivedi bir şekilde deniz seviyesinden daha yüksek yerlere çıkılmalıdır.
- Deniz kıyısında bir otelde veya binada bulunuluyorsa ve dışarı çıkacak zaman yoksa üst katlara doğru çıkmak yerinde en uygun hareket olacaktır.
Tsunami sırasında denizde bir teknede bulunuluyorsa;
- Kıyıya veya limana dönülmemelidir.
- Yeterli zaman varsa, ivedi bir şekilde derin sulara doğru hareket edilmelidir.
- Liman veya kıyıda uyarı sistemleri varsa yetkilerin uyarıları doğrultusunda hareket edilmelidir

TSUNAMİ FELAKETİ ÜZERİNE İHH GÖNÜLLÜSÜ MURAT KORKMAZ İLE
- Bize biraz bölgede felaketin açmış olduğu yaralardan bahseder misiniz ?
Malumunuz 26 Aralık’ta deprem oldu, depremin hemen ardından tsunami felaketi meydana geldi ve bölgede 6 ülkede etkisini gösterdi. Hindistan, Srilanka, Tayland, Malezya, Maldiv Adaları ve Endonezya. Ölü sayısına baktığımız zaman Endonezya bu tsunami felaketinden en fazla etkilenen bölge oldu. Endonezya 17.500 adadan meydana gelen çok büyük bir ülke. 5 büyük adası var. Bu 5 büyük adadan bir tanesi de Sumatra adası. Bu adanın en batı ucunda da Açe bölgesi bulunuyor. Burada 6-7 tane şehir var. Bu şehirlerden meşhur basında da duyduğumuz Banda Açe sürekli gündeme geliyor. Banda Açe 400.000 nüfuslu bir şehir. Burası ve çevresindeki bir kaç şehir tsunamiden en çok etkilenen yerler.
Caddelerde, yollarda, düz arazide onlarca, yüzlerce insan cesedini gözle görmek insanı çok daha derinden etkiliyor
Açe bölgesi felaketten en fazla etkilenen bölge. Bölgenin tecrübesizliğinden, daha önceden böyle bir felaket tecrübesi olmadığından da kaynaklanan bir durum.
1904-1905 yıllarında bölgeye yakın bir depremde Sumatra adası açıklarında Simulu adasında, bir tsunami felaketi yaşanıyor. Bu felaketin arkasından binlerce insan hayatını kaybediyor, geride kalan insanlar nesilden nesile çocuklarına aktarıyor: Deprem olduğunda, depremi hissettiğinizde dağlara çıkacaksınız. Bu kültür günümüze kadar geliyor ve 26 Aralık’ta yaşanan depremin hemen arkasından 5000 nüfuslu Simulu halkı anında dağlara tırmanmaya başlıyor ve tsunami felaketini yaşıyor bölge ama ölü sayısı çok düşük oluyor. 5-6 kişiden bahsediliyor. Ama Açe bölgesinin böyle bir tecrübesi yok. Depremin ardından meydana gelen manyetik dalgalarla balıkların sahillere kaçışması, denizin çekilmesi sahil şeridinde balıkların bol miktarda bulunması, Açe halkını balık toplamaya itiyor.

- Demek ki medyadan takip ettiğimizin dışında daha büyük bir felaket var bölgede. Hâlâ dışarıda ve enkaz altında ölüler var diyorsunuz.
- Dışarıdaki cesetler büyük ölçüde toplandı ve bu işi Endonezya ve Malezya ordusundan bir ekip sürdürüyor idi. Açık arazideki cesetler toplandı ama bazı yıkılan binaların altında hâlâ cesetler olduğu ve bu cesetlerin tamamının kaldırılmasının 1 ay kadar vakit alacağı sürekli söyleniyor. Bir problem de şu: Daha önceden toplanmış olan cesetler bazı bölgelerde çok derin kazılmayan çukurlara gömüldü. Bölge ülkeleri yıllık 2 mevsim yaşıyorlar: Sıcak mevsim ve yağmur mevsimi. Şu an yağmur mevsimi yaşanıyor, sürekli yağmur yağıyor. Yağan yağmurlarla beraber küçük ve derin kazılmayan çukurlardaki cesetlerin tekrardan toprak üstüne çıkması gibi bir problem de yaşanıyor şu an bölgede. Bu da sağlık problemlerini ortaya çıkarıyor.
İnsanlar fizikî olarak bunlardan mutlaka etkilenecektir. Zaten psikolojik olarak ortaya çıkacak sorunların tedavisi mümkün değil, bir çok insan psikolojik olarak rahatsız olmuş durumda.

- Peki Murat Bey siz oraya ilk giden ekiplerden birindesiniz, İHH’nın gönüllüsü olarak gittiniz bölgeye yakında tekrar gideceksiniz. Bölgedeki yardımlar noktasında ne diyebileceksiniz. Gerçi Türkiye ilk başta fazla duyarlı olamadı, dünyada da bu sıkıntılar yaşandı ama şu anda yardım yeterli mi?
- Söylediğiniz gibi ilk başta 1-2 sivil örgüt dışında Türkiye’den fazla yardım gitmedi. Kızılay bizimle birlikte ulaştı kısa bir tespit yaptıktan sonra geri döndü ama şu anda gerek sivil toplum örgütleri ve Kızılay, gerekse T.C. Hükümeti yardım konusunda ağırlığını yeni yeni hissettirmeye başlamış durumda. Biz ilk giden ekiplerden birisi olarak ilk etapta gıda çalışması yaptık ama görüldüğü kadarıyla gıda konusunda pek fazla sıkıntı yok. Bir çok kuruluş gıda konusunda çalışma yaptılar Benim görebildiğim, Malezya’dan özellikle 4 sivil toplum örgütü sağlık konusunda çalışmaya başladı, hastaneler, klinikler kurdu. Endonezya’dan yine çok büyük bir sivil toplum örgütü ve siyasî bir partinin ekipleri bölgede güçlü bir şekilde çalışmaya başladılar. Gıda konusunda şu anda bir sıkıntı yok, sağlık konusunda eksiklikler var. En büyük problem barınma konusu 10.000’lerce ev yıkılmış durumda 100.000’lerce insan evsiz kalmış durumda. Bir an önce bunu halletmek gerekiyor. Ortada kalmış yetim çocukları kötü insanların şerrinden ve diğer kötülüklerden korumak için bir an önce yetimhanelerin kurulması gerekiyor.

- Çocuk kaçırma olaylarının hat safhaya çıktığı, misyonerlerin faaliyet gösterdikleri konusunda haberler geliyor.
- Şimdi tsunami felaketinin olduğu ilk birkaç gün içinde böyle olaylar olduğu sürekli konuşuluyor ama tsunami felaketinin bir hafta sonrasında Endonezya Devleti’nin almış olduğu tedbir ve kararlar var.

- Nedir onlar?
- Kesinlikle çocuk, orta yaşlı veya ihtiyar hiçbir insanın yurt dışına çıkarılamayacağı kararı alınmış. İlk birkaç gün içinde bölgeye inen misyoner teşkilatlarının yardım kuruluşları adı altında 100’lerce çocuğu kaçırdığı konusunda basında da haberler yer aldı. Bizim bizzat görüştüğümüz bazı aileler bize, 15-20 yaşlarındaki kız çocuklarını tsunami felaketinde kaybetmediklerini, felaketten sonra bu kızların kaybolduğunu ifade ettiler. Bize iki kız çocuğunun bulunduğu bir fotoğraf gösteriyorlar ve bu kızlardan birini tsunami felaketinde kayıp ettiklerini ancak diğerinin 4 gün sonra kayıp olduğunu söylüyorlar. Sonuç olarak kaçırıldığı ortaya çıkıyor.
Endonezya’nın tamamını göz önüne alırsak bölge halkı yani Açe bölgesi, Endonezya içerisinde en dindar halk ve çocuklarına sahip çıkmış durumdalar. Deprem ve tsunaminin şokundan sonra kendine gelen insanlar tanıdıkları veya ortada gördükleri bütün çocukları sahiplenmiş durumdalar
Çadır kentlerde de olsa kendi çocuklarına sahip çıkmış durumdalar.

- Dünyadan gelen yardımlar, sivil toplum örgütlerinin yaptığı yardımlar bölgeye tam olarak ulaşıyor mu? Nasıl ulaşıyor, doğrudan mı yoksa belli yerlerden geçip de kontrollü olarak mı ulaşıyor?
- Malumunuz sivil toplum örgütleri bu konuda serbest olarak felaket bölgesinde kendilerine edinmiş oldukları dost kuruluşlarla çalışırlar. Bizim bu konuda bir sıkıntımız olmadı. Biz yardımları birinci elden ihtiyaç sahiplerine dağıtıyoruz. Yalnız devletler tabi olarak yardımları Endonezya devletine teslim edecektir. Bu konuda biraz sıkıntı oldu, Endonezya devletinin gelen yardımları bölgeye tam olarak yansıtmayacağı şeklinde dedikodular ortaya çıktı. Bunun üzerine Endonezya devleti, “kim yardım etmek istiyorsa gelsin, yardımını yapsın kontrolünü de kendisi yapsın” şeklinde açıklama yaptı.

- Yani dileyen kuruluş istediği gibi yardım ulaştırabilir diyorsunuz.
- Tabii, tabii.. Münferit olarak değil de sivil toplum örgütleri anlamında bölgede yardım çalışması yapmak mümkün. Ancak koordinasyon çok önemli.
Bölgede birçok kuruluş var müslüman kuruluşlar da var hıristiyan kuruluşlar da var. Aynı çalışmaların tekrar edilmemesi açısından koordinasyon çok önemli.

- Siz İHH olarak yardımları doğrudan dağıtabiliyorsunuz değil mi?
- İHH’nın metodu zaten budur. İHH vatandaşın kendine teslim etmiş olduğu yardımları hiçbir zaman birileri aracılığıyla göndermez. İHH kendi ekibini bölgeye gönderir, alımları kendi ekibine yaptırır ve tesbit edilen ihtiyaç sahiplerine yardımları bizzat ulaştırır. İHH’nın değişmeyen kuralıdır bu. Biz de bize emanet edilen yardımları açık araziye kurulmuş büyük veya küçük çadırlarda kalan ihtiyaç sahiplerine bizzat ulaştırdık.

- Kurban Bayramında da faaliyetiniz oldu galiba.
- Bundan 5-10 sene önce kardeşlerimiz Açe diye bir bölgeyi tanımıyorlardı. Açe ismi felaketten sonra gündeme geldi. Ama İHH o bölgedeki fakir halkın durumunu bildiği için bundan 5-6 sene önce kurban çalışmalarını başlatmış idi. İHH kendilerine verilen serbest yani ihtiyaç sahibi herhangi bir bölgeye kesilsin diyerek verilen kurbanlardan bu bölgede 5-6 yıldır kurban kesiyordu.
Bu felaketten sonra, felaketin boyutu, Türkiye’deki insanlarımızın, bu yıl için, kurbanlarını ve yardımlarını Açe bölgesine göndermeye sevk etti. Biz de bölgede kurban çalışmaları yaptık. Ancak Açe bölgesine verilen kurbanların az bir bölümü Açe’de kesildi. Geri kalanı yine Açe için burada kesildi. Şimdi bu hususlar mânen hassas konulardır. Bu sebeple biraz açıklama yapayım.

- Amerika’nın oraya 20.000 civarında askeri, yardım veya başka amaçla konuşlandırıldığı doğru mu?
- Tsunami felaketinden önce Amerika’nın Endonezya’da böyle silahlı bir gücü yoktu ama Endonezya’nın kuzeyinde, Filipinlerde üsleri vardı. Ancak felaketten sonra 15.000-20.000 arasında Amerikan askerinin bölgeye yardım için geldiği söyleniyor. Bizim gördüğümüz askerler silahsızlar ve yardım faaliyetlerine katılıyorlar. Yalnız Amerikan askerlerinin bölgeye yardım için mi yoksa daha farklı niyetlerle mi geldiği hususu uzun vadede ortaya çıkacak bir konu.
Açe, stratejik bir bölge. Malezya, Singapur, Endonezya arasında, tarihi ipek yolunun da üzerinden geçtiği Malaka boğazı vardır. Buraya hakim olma açısından Amerika’nın bu bölgede emelleri olduğu söyleniyor. Ayrıca Açe bölgesi yer altı zenginlikleri fazla olan, petrol, doğal gaz ve altın madenlerinin olduğu bir bölge. Benim duyumlarıma göre bu bölgedeki madenlerin işletmesi de Amerikan şirketlerinde. Malum olduğu üzere Amerika enerji kaynaklarına sahip olmak ve kendisine rakip yeni güçlerin ortaya çıkmasına mani olmak için Afganistan ve Irak’ı işgal etti. Bu manada Güneydoğu Asya için de böyle bir planı olabilir. Önümüzdeki günlerde bu husus daha da netleşecektir.
12-13 Ocak tarihlerinde Endonezya basınına yansıyan bir haberde 2005 Martının ortalarına doğru Amerikan askerlerinin bölgeden çekileceği konusunda bazı Endonezyalı bakanların açıklamaları oldu. Bu açıklamalardan sonra meşhur Amerikan dışişleri bakan yardımcısı ve Türkiye’de de bir ara büyükelçilik yapmış olan Akrobotis, bölgeye gitti, bölgede yetkililerle görüştü. Bu bakanların açıklamasından bir gün sonra başka bir bakan Amerikan askerlerinin bölgede, rehabilitasyon işlemlerinin tamamlanmasına kadar kalacakları şeklinde bir açıklama yaptı. Tabi bu gelişmeler önümüzdeki günlerde daha da netleşecek. Bölgede bulunan Amerikan askerleri silahsız ama kargo savaş uçakları bölgede nakliye işlemlerini, kargo işlemlerini sürdürüyorlar. Hiçbir zaman gerçek niyetlerini açıklamayacaklar. Önümüzdeki günler, önümüzdeki aylar veya yıllar bunu ortaya koyacaktır.

- Müslümanların yardım kabul etmede duyarlı olduğu söyleniyor. Hatta İsrail’den gelen kurtarma ekiplerini kabul etmediği konusunda haberler çıkmıştı. Orada bir bağımsızlık mücadelesi de var? Bir de siz ilk giden yardım kurtarma ekibi olarak oradaki müslüman kuruluşların çalışmaları hakkında bilgi verir misiniz?
- Şimdi İsrail konusunda hassas davranmış olabilirler bölge halkı. İsrail ile Endonezya’nın resmi bir ilişkisi olmadığını biliyorum. Ancak sadece müslüman sivil toplum örgütlerinin bölgede çalıştığı şeklinde bir bilgi yanlış. Malum güney doğu Asya’daki on ülke Asya birliği oluşturmuş durumdalar. Ekonomik bir birliktelik var. Japonya, Çin, Kore, Singapur, Malezya ve Tayland’ın içinde bulunduğu Asya ülkeleri ekonomik birliği. Dolayısıyla bölgede en güçlü insanî yardım çalışması yapan kuruluşlardan bir tanesi de Koreli misyoner teşkilatı ve dolayısıyla Koreli misyoner teşkilatının sağlık çalışması adı altında yaptığı çalışmalar var ve hıristiyan misyonerlerin çok metodik bir şekilde çalışmalarını sürdürdüğü zaten biliniyor.
Açe’deki bahsetmiş olduğunuz siyasî problemler yüzyıllara dayanan bir sorun. Altmışlı yıllarda bölgede kurulan Açe bölgesinin bağımsızlığı için mücadele eden hareket ise hâlâ devam etmekte. Açe halkının sıkıntısı bölgenin zengin kaynaklarından gelen gelirin bir kısmının bile bölgeye yansıtılmaması. Açe halkı bu zenginliklerin kendilerine de yansıtılmasını talep ediyor.

- Murat Bey bölgeye yine gideceksiniz. Ne götürüyorsunuz oraya?
- Biz nakit götürürüz ya da para aktarırız. Bölgede ilaç ve gıda bulmak mümkün. Yalnız biz uzun vadeli projeler için bölgeye geri dönüyoruz. İHH’nın Endonezya Devletiyle yaptığı bir antlaşma var. Arkadaşlarımız Endonezya İmar Bakanıyla görüştü, Endonezya devleti arazi tahsis etti. 125 hanelik sosyal tesisleri de olan bir köy projemiz var, bunu hayata geçireceğiz.
Tabii ilk işimiz bir yetimhanenin hızlı bir şekilde kurulması, gücümüzün yettiği kadar onların eğitimini biran önce başlatmak ve Türkiye’den gidecek ve Amerika’dan gelecek doktorları da organize ederek sağlık çalışmalarını koordine etmek.

- Murat Bey son olarak söylersek, bize, Türk Halkına düşen görevler nedir?
- Ben Diyanet İşleri Bşk. Yrd. Mehmet Görmez Beyin açıklamasını dinledim
”Bölge halkı müslüman biz de müslümanız. Peygamberimizin: ‘Müslümanlar bir vücut gibidir’ bir bölge ağrırsa diğer bölgenin bunu hissetmesi lazımdır. Eğer vücudun bu ağrısını mesela kolun ağrısını diğer bölgeler hissetmiyorsa o vücutta, bir bölge müslümanlarının acısını da diğer bölge müslümanları hissetmiyorsa o müslümanlıkta problem vardır, mânâsına gelen bir hadis. Onun için bölgeye yardım etmek farzdır, demişti. Şimdi Türkiyeli müslümanlar olarak her birimizin üzerine düşen maddî, manevî görevler var. Maddî imkanları sınırlı olan açıp ellerini dua da mı edemez. Herkesin yapabileceği bir şey vardır. İlkokul çocukları kumbaralarını getirip, “benden de bu yardımı oralara ulaştırın” diyebiliyorlarsa büyük insanların da bundan ibret alması gerekir.
Açe bölgesiyle bizim irtibatımız bugün başlamış bir olay değil. Açe bölgesi yüzyıllardan beri bölgeye hakim olan bir İslam devletinin olmuş olduğu bir bölge. Batılı sömürgeci güçlerin saldırılarıyla Osmanlı ile irtibat kurmuş, Osmanlı’dan yardım istemiş Osmanlı da yardımlar yapmış, Osmanlı sultanları adına bölgede yüzyıllarca hutbeler okunmuş. Dolayısıyla bu bağlardan öte oradaki insanların müslüman olduklarını düşünerek bu acıyı hissetmek, bölgedeki insanların sıkıntılarını paylaşmak için her türlü katkıda bulunmak gerektiğini düşünüyorum. Az önce de söylediğim gibi herkesin yapabileceği bir şeyler vardır. Bu para olabilir, aynî yardım olabilir veya namazlarımızdan sonra bölge halkının biran önce sağlığa sıhhate kavuşabilmesi için dua etmek olabilir.