“Özgüvenimde bir sarsılma yok.” diyen Fatih Terim, çok çarpıcı açıklamalarda bulundu!



“Özgüvenimde bir sarsılma yok. Bugün pozitif olmalıyız.” diyen A Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim açık konuştu. Terim’in Türk sineması, karikatür krizi ve siyaset ile ilgili düşünceleri de bu röportajda.

Fatih Terim, bugünlerde gündemin başaktörü. İsviçre maçları öncesi kendisinden röportaj talebimiz karşısında hele şu maçlar bitsin, 6-0 yenilsek bile söz demişti bize. Ama olayın bu noktaya geleceğini kim bilebilirdi ki. Maçtan hemen sonra yapmayı düşündüğümüz röportajı oluşan şartlar sebebiyle ancak şimdi gerçekleştirebildik. Yine yoğundu, yine kafası karışıktı ama verdiği sözü de unutmamıştı. İsviçre maçının medyada çok konuşulmasından bıkmıştı; alınan cezaya bir hayli üzülmüştü. Yorgun gözüküyordu. Gelecekle ilgili planlarını hayata geçirecek ortamı bir türlü bulamadığı için sıkıntılıydı. Biz de sorularımızla onu yormaktan ziyade biraz daha farklı kapılar açmaya çalıştık. Mevcut ortam pek keyif verici değildi ama futbolu hele de İsviçre olaylarını konuşmamak olmazdı. Futbolun dışına çıktığımız bölümde ise Terim’in Türk filmlerini izlediğini, yerli dizilere hayran olduğunu ve en önemlisi bir erkek evladını kaybettiğini öğrendik.

-Fatih Terim bir ‘özgüven’ sembolüdür, ‘başarı’ demektir Türkiye’de. Son döneminizde hem G.Saray’da hem de Milli Takımda istediğiniz sonuçları alamadınız. Özgüveninizde bir sarsılma meydana geldi mi?

Yok. Bu kadar sene birçok zor şeyi, kimilerince olmayacak şeyleri başarmış bir insan için bunlar çok doğal kabul edilmelidir. Ben de kendi bünyemde bunu böyle kabul ediyorum. Hayatın içinde bu var. Futbolun içinde de bu var. Önemli meziyetlerimden bir tanesi özgüvenimi kaybetmememdir. Şu an özgüvenimi kaybettirecek bir durum yok. Dünyada devamlı kazanan biri de yok. Öyle bir his yaşamadım, yaşamam da.

-Sinirleniyor musunuz başarısızlıklar karşısında?

Tabiî ki. Ben de etten kemikten bir insanım yani. Sinirleniyorum haliyle. Tepkilerimin dozunu ayarlamak, kendiliğinden gelişenlerin dışındakileri sabırla karşılamak da benim görevim tabiî ki.

-Milli Takım iki önemli organizasyona katılamadı. Kulüplerimiz de Avrupa’da yokları oynuyor. Futbolumuz fetret devrine mi girdi?

Karamsar olmanın hiçbir manası yok. O bize bir şey getirmez. Bir turnuvaya katılmadığımız zaman bunun adını Türk futbolu geriye gidiyor diye koymamalıyız. Bu eskiden, biz oynarken de böyleydi; bir maç aldığımız zaman Türk futbolu kurtulurdu, bir maç kaybettiğimiz zaman yine yandık olurdu. O şekilde düşünmemek lazım. Ama Milli Takımın yanında kulüp takımlarının aldığı sonuçlar da insanları böyle düşünmeye sevk ediyor. Ben hep şunu söylerim; yapılmış bir şey varsa demek ki bir daha yapılabilir. Yapılmış çok şey var. Bugün pozitif olmalıyız, daha çok mücadele etmeliyiz, kendimizi de öz eleştiriye tabi tutmalıyız. Bu ülkede potansiyel var. Türk oyuncularla bir şeyler başaracağız dedik, başardık.

-2010 yılına kadar takımın başındasınız. Nasıl bir Milli Takım oluşturacaksınız?

Biliyorsunuz Antalya’da iki ayrı kamp düzenleyerek yaklaşık 400 oyuncu izledik. Orada gördük ki kaliteli çocuklar var. Yakın bir gelecekte epey bir oyuncu lanse edeceğiz ülkeye. Antalya’daki seçmelerin ardından birçok oyuncu daha iyi takımlara gitti. Biz diyoruz ki yetmiş beş milyonluk bir ülkede vardır, olmalıdır, oldu da. Şu anda elimizde genç ve tecrübeli diyeceğimiz bir ekibimiz var: Emre, Selçuk, Tuncay, Serhat, Hamit, Halil, Nihat gibi pek çok oyuncuyu sayabiliriz. Pek çok uluslararası turnuvada forma giymişler. Genç yaşlarında oynamışlar. Bu avantaj, bunlara yeni elemanlar katacağız. Ama içlerinde muhakkak ki birkaç tecrübeli arkadaşımız da olacak. Yani Milli Takım çok genç de olmayacak, çok yaşlı da; homojen olacak.

-Bugün orta sahada bolluk görülüyor. Ama defans sorunlu gibi…

Sakat oyuncularımız var, düşündüğümüz fakat kendi takımında oynamayan oyuncularımız var. Orta saha ve hücumda pek sıkıntı çekmeyiz belki ama iyi bir defans oluşturmak zorundayız. Bu bizim sıkıntımız şu an için.

-2008 Avrupa Şampiyonası kuraları ve fikstürü çekildi. İyi bir kura mı? Şöyle düşünmek lazım, isim olarak büyük ülkeler çekmedik ama futbol olarak bence güçlü ülkeler çektik. Bugün Norveç baraja takılıp Dünya Kupası’na gidemedi. Yunanistan son Avrupa şampiyonu. Bosna, Dünya Kupası elemelerinde sahasında hiç yenilmedi. Macaristan eski günlerini arayacaktır. Moldova ile aramızda kolay geçmeyen maçlar oldu. Malta bile son iki maçında Bulgaristan ve Hırvatistan ile 1-1 berabere kaldı. İyi oynarsanız her grup iyi, kötü oynarsanız her grup kötü. O yüzden biz iyi oynamak zorundayız. 12 maç dışarıda gibi gözüküyor. Seyircisiz dışarıda kolay değil. Ağırlaştı işimiz, bu gerçek. Almanya’da oynarız maçları, ben bu arada Floransa’yı da söyledim. Seyircisiz olarak orası da bizi bağrına basar çünkü. Fikstürden ise memnunuz, teorik olarak daha az kuvvetliden daha çok kuvvetliye doğru gidiyor maçlarımız. Ki bizim de istediğimiz oydu.

-Son dönemde yardımcılarınızla gündeme geliyorsunuz. Rıdvan Dilmen ve Tanju Çolak aranıza katılacak mı?

Birileri gelir, birileri gider. Birtakım arkadaşlarımızı değerlendirebiliriz dedik. Ben şu an ekibimden çok memnunum. Çok iyi çalışıyorlar. Tanju ve Rıdvan ismi henüz kesinlik kazanmadı. Ama olabilir.

-Yardımcılarınızın sayısı çok değil mi?

Hayır. Dünyanın her tarafında bu böyle. Ama şu anki ekibe yeni isimler katacaksak ona göre bir düzenlemeye gitmeliyiz.

-Fıtrat olarak yeni Federasyon Başkanı Haluk Ulusoy ile uyuşmayacağınız düşünülüyor. İki baskın karakterin birlikte çalışması sorunlu olur görüşü hâkim. Ulusoy ile ilgili ilk izlenimleriniz neler?

Ben herhangi bir problem yaşamadım. Sayın Haluk Ulusoy ile 90-96 yıllarında da beraber çalıştık. Ümit milli takıma bakıyordu o zamanlar. Aşağı yukarı 30 senelik dostluğumuz var. Bana karşı gayet sıcak, yaklaşımı iyi. Bir sorun yaşayacağımızı zannetmiyorum.

-Anlaşmanız 2010 yılına kadar sürüyor. Sürekli heyecan yaşayan biri olarak sizin için bu süre uzun değil mi?

Bazı şeyler kısa zamanda oturmuyor. Yapılacak çok şey var. Genellikle milli takımda planlar 4-5 senelik yapılır. İstikrarı sağlama adına bence doğru bir anlaşma. Nasipse 2010’a kadar takımın başındayız. Ama bizim ülkemizde her an her şey olabilir tabii ki…

-Bundan sonraki adımı atarken bazı oyunculara artık forma vermemek gibi bir düşünceniz var mı?

Ben öyle bir yaklaşım göstermem. Yeter, siz yaşlandınız demem. Ama demir tavında dövülür diye bir söz var. Her şeyin de bir zamanı var. Ben 1990’dan beri bazı oyuncularla beraberim. Ve bu arkadaşlarımız aslan gibi, hakikaten ALLAH bin kere razı olsun, müthiş bir hizmet yaptılar. Hepimizin bir nöbet değiştirme zamanı vardır. Onlar nasıl birilerinin yerine gelip bu formayı aldıysalar, birileri de onlardan formayı alacaktır. Biz onların yerini doldurabileceklere formayı veririz. Onlar da bunu anlayışla karşılar. Yoksa hiç kimseye sen yaşlandın, hadi git artık demeyiz. İhtiyacımız olduğu anda her yaştaki oyuncuya yer var. Bu yaşlı, bu genç gibi bir ayrım yok. Bir defa o vefayı onlara göstermek lazım.

-Hocam biraz da İsviçre maçlarındaki olayları konuşalım isterseniz. Zamanı geri alsaydık, nelere müdahale etmek isterdiniz o süreçte.

Zamanı geri alsaydık, en azından haklı veya haksız iyi veya kötü herhangi bir şeyin olmasını istemezdim açıkçası. Mani olabileceğim şeyler var mıydı diye kendi kendime soruyorum hâlâ. Bu tip olayların çıkmasını kimse istemez. Onun için bu olaylardan dolayı oldukça üzgünüm.

-Futbol Federasyonu’nun o zamanki yöneticileri Hasan Doğan ve Davut Dişli’ye oranla çok daha tecrübelisiniz bu camiada. Onlardan farklı olarak, bir yere gidiyoruz, bunun sonu felaket olur diye hiç düşünmediniz mi?

Olaylar çok spontane gelişti. Bunu kimse kestiremez ki. Bunun tecrübeyle bir alakası yok yani. Birdenbire olan olaylardı. Biz devamlı birbirimizle konuşan, doğruyu bulmaya çalışan bir ekiptik. Bazı olaylar çok spontane gelişince yapacak bir şeyimiz kalmadı.

-Mesela televizyonda İsviçre takımının körükte karşılanmasını gördüğünüzde, o an ne hissettiniz?

Şimdi, herkes her yerde birtakım şeylere maruz kalır. Biz de yıllarca çeşitli durumlara maruz kaldık. Açıkçası kimse kendi ülkesine, kendi milli takımına zarar gelsin istemez. Yani, belki ilk maçta olan hadiseler olayların seyrini etkiledi. Burada birtakım şeyleri önleyemezsiniz.

-Hamit FIFA’nın soruşturmasında belki de etki altında kalarak Serkan ile ilgili birtakım açıklamalarda bulundu. Bu oyuncular kampta daha sonra aralarında sorun yaşar mı?

Ne oldu onu tam bilmiyorum. Hamit ne dedi? Serkan ne yaptı? Ama aralarında sorun olması mümkün değil. Biz onu hallederiz. Onlar bir gaye için bir araya gelmiş bir grup genç. Omuz omuza mücadele etmeye de devam edecekler.

-Geliştim, dinlendim diyerek göreve başladınız. Bugün kendinizi yorgun hissediyor musunuz?

Yok, yorgun hissetmiyorum. Olaylar üzdü tabii. Kendimi yorgun hissetmemem gerekir. Üzdü, bazı şeyler acıttı. Bunlar da olacaktır. Dolayısıyla hiçbir yorgunluğum yok. Güncel yorgunlukların dışında.

-Hocam son bölümde futbolun dışına çıkalım isterseniz.

Çıkalım, iyi de olur…

-En çok hangi rengi seviyorsunuz.

Maviyi, açık maviyi. Moru...

-Peki en çok hangi yemeği seversiniz?

Valla yemek ayırt etmem. Sadece yemekte pişmiş soğanı yemem. Favorim dersen Adana’da yüssük çorbası derler, ona bayılırım. Mantının daha değişik cinsidir. Hamurun içinde et vardır, çorba gibi suludur.

-Uğur Dündar kuş gribi reklamında oynadı. Siz bir reklamda oynamak isteseydiniz nasıl bir reklamda oynamak isterdiniz.

Sağlıkla, eğitimle ilgili bir reklamda oynamak isterdim. Uğur’un da yaptığı doğruydu. İnsanlara hiç olmazsa tavuk yedirdi.

-Karikatür krizi için siz ne düşünüyorsunuz. İtalyan bakanın açıklamalarını ve davranışlarını İtalya’da çalışan biri olarak nasıl karşıladınız?

Herkesin dinine saygı duyan bir dine mensubuz biz. Kitaplara, peygamberlere dinen inanmak ve onların doğru olduğunu kabul etmek zorunda olan bir dine ve kitaba sahibiz. Ben daha bizim insanımızın herhangi bir dinle ilgili herhangi bir espri dahi yaptığını görmedim. Dolayısıyla Müslüman dinine mensup insanların da kendi peygamberi, kendi kitabı, kendi dinî hakkında saygı beklemesi kadar doğal bir hak olamaz diye düşünüyorum. Karikatürler çok tehlikeli. Tarihe baktığımız zaman da dinî problemlerin büyüdüğüne tanık oluyoruz. Herkes herkesin dinine saygı duymalıdır.

-İtalyanlarda bir hoşgörüsüzlük var mı?

Yok, ben böyle bir şey görmedim. Tam tersi, ramazanlarda bana ve oyuncularıma yardımcı olmak için kendilerinden gelen teklife çok rastladım. Afrikalı Müslüman oyuncular vardı. Biz oruç vecibemizi çok rahat yerine getirdik. Tam tersi onlar teklif etti. Hoca bu ay ramazan, bir isteğiniz var mı, nasıl yardımcı olabiliriz diye. Gerek Firontina’da gerek Milan’da ben bunlara rastladım.

-Son dönemde Türk filmlerine olan ilgi arttı. Sizin sinemayla aranız nasıl? Mesela Kurtlar Vadisi Irak’a gittiniz mi?

Gittim. Yıllarca o kadar yabancı film seyrettik ki. İçlerinde çok güzelleri de beğenmediklerimiz de vardı. Ben bu işin bir emek işi olduğunu düşünüyorum; ikincisi, ortada ekonomik bir yatırım var ve ona saygı duymak lazım. Açıkçası çok da hoşuma gidiyor Türk sinemasının çok uzun süre bir durağan yapıda kaldıktan sonra harekete geçmesi. Herkes bu durumdan şikâyetçiydi. Şimdi çok güzel işler yapılıyor, çok iyi filmler var. Vadi’nin galasına gittim. Bir Amerikan filmi gibi film yapmışlar. Ben gayet hoşlanarak izledim. Büyük emekler verilmiş, sıkılmadan seyrettim. Mesela Vizontele’nin özellikle birincisine bayıldım. En son, Organize İşler’e gittik, beğendim. Hacivat-Karagöz’de bir şehir kurmuşlar.

-Babam ve Oğlum’u izlediniz mi?

CD’sini aldım. Henüz izlemedim. Çünkü ağlamamak için bir zaman arıyorum. Buse dedi ki baba müthiş filmdi, annemle ağladık, herkes ağladı. Ben tek başıma olduğum bir anda seyredeceğim filmi. Türk filmlerine saygı duymak lazım. Eleştirileri, -ufak tefek tatlı ikazlar diyelim ona, eleştiri demeyelim- bu işin bilirkişileri yapmalı. Ama hangi branşta bir emek veriliyorsa bu emeğe de bir saygı duyulmalı diye düşünüyorum.

-Fulya Hanım çok gelirdi maçlara, şimdi pek gözükmüyor…

Benim eşim de çocuklarım da basından uzak durmayı yeğliyor. Zaman zaman maçlara da geliyorlar. Fulya Hanım İnönü’deki Danimarka maçındaydı. Son maçta Türkiye’de olmadığı için gelemedi.

-El sallardınız, öpücük gönderirdiniz ona. Şimdi göndermiyorsunuz…

Danimarka maçında öyle son saniyede golü yiyince el sallayamadık.

-İki kızınız var. Eğer bir oğlunuz olsaydı onu futbolcu yapar mıydınız?

Yo... ALLAH ne verdiyse hoş geldi sefa geldi. Biz Merve ve Buse’den önce 10 gün daha olsaydı yüzde yüz yaşaması muhtemel bir erkek evladımızı kaybettik. 10 gün daha olsa yaşayabilir denilen bir bebeği ani bir komplikasyon sonucu kaybettik. Ama biz inançlıyız. ALLAH verdi, ALLAH aldı. Ben hayatımda oğlum olsun şöyle yapardım diye hiç düşünmedim. Çok şükür ALLAH’a. Şimdi yani binlerce aile çocuğu olmuyor diye dualar ederken sizin nur topu gibi iki evladınız varken bir de cinsiyet mi ayıracaksınız. Olur mu öyle şey.

-Adınız siyaset dünyasında da anılıyor. Bir gün siyasete girmeyi düşünür müsünüz?

Zamanında teklifler geldi. Ama siyasetle ilgili bir kararım yok. Zaman ne gösterecek onu da bilmiyorum. Şu an için öyle bir şey düşünmedim.

-İtalya’da yarım kalan bir işim var düşüncesinde oldunuz mu hiç?

Hiç öyle yarım kalan bir işim yok. Baktığınız zaman hâlâ orada insanlar Terim diyorsa bir iş yarım kalmıştır denemez. Demek ki gereken mesaj verilmiştir. Hayat bizi tekrar oraya götürebilir mi? Götürebilir.

-Size Milan’da bir haksızlık yapıldığını düşünüyor musunuz?

Ben öyle bir şey düşünmüyorum. Bardağa hep dolu tarafından bakıyorum. Bir Türk’ü orada bağırlarına basmışlar, ona saygı duymuşlar, çok önemli takımlarını emanet etmişler. Ben olaya öyle bakıyorum. Bizde bu konuların üzerinde fazla duruluyor. Nerdeyse bir dakika çalışıp ayrılan antrenörler var orada. Birleşmenin çok masum olduğu bir yerde ayrılmanın da çok masum olduğuna inanmak lazım.