Yaşam Patentlenemez

Uzunca bir zamandır sofralarımızı, sağlığımızı, geleceğimizi tehdit
eden bir hayalet dolaşıyor etrafta. Çok uluslu şirketlerin, gözü doymaz
girişimcilerin başımıza sardığı bu belanın adı: Genetiği değiştirilmiş
organizmalar; kısa adıyla GDO. GDO, uluslararası literatürde
kısaltılmış şekliyle "GM" veya "GMO" olarak geçen "Genetically Modified
Organism"in Türkçe karşılığı. GDO'nun kapsamı içine genetik olarak
değiştirilmiş bütün organizmalar giriyor. Bu yazıda kastedilen GDO'nun
tarifi şu: "Modern biyoteknoloji kullanılarak elde edilmiş yeni bir
genetik materyal kombinasyonuna sahip olan herhangi bir canlı
organizma."



Biyolojik "zenginlik"

GDO'yla ilgili en önemli kaygılardan biri; aktarılmış genlerin doğal
bitki türüne atlayarak, bulundukları çevredeki doğal türlerde genetik
çeşitliliğin kaybına neden olmaları, yabani türlerin doğal yapılarında
sapmalara neden olmaları, ekosistemdeki tür dağılımını ve dengeleri
bozmaları.

Türkiye'de GDO konusunda en fazla dikkat edilmesi gereken konulardan
biri bu. Türkiye, biyolojik zenginlik bakımından çok şanslı bir ülke:
Örneğin Avrupa ile karşılaştırılacak olursa, Türkiye tür sayısı
bakımından oldukça zengin. 11 bin bitki türümüzden 2 bin kadarı, başka
hiçbir yerde bulunmayan endemik türler. Bir ülkenin bitki ve hayvan
türleri açısından sahip olduğu zenginlik, aynı yeraltı kaynakları ya da
tarihi eserler gibi o ülkenin en önemli zenginliklerden biridir. Ekolog
Barry Commoner'e göre, ekolojik sistemler aşırı stres altında
bırakılırsa, ani, şaşırtıcı felaketler yaşanabilir. Yapısında kimyasal
ilaçtan hayvan genlerine kadar pek çok yabancı madde barındıran GDO'nun
böyle bir strese yol açacağı şüphe götürmez. Commoner'e göre; "ekolojik
sistem bir yükselteçtir, öyle ki bir yerdeki küçük bir çalkantının
başka bir yerde büyük, uzak, uzun süre ertelenmiş etkileri olabilir."
Modern tarımda kullanılan ve birbirlerinin genetik yönden kopyası olan
çeşitler, geniş alanlarda tek tip olarak yetiştiriliyor. Bu yetiştirme
yöntemi, yani monokültür, çeşitli ekonomik avantajlar sağlıyor, ancak
doğada her kazancın bir de bedeli var. Örneğin, monokültürdeki tek tip
bireyler hastalıklardan da aynı derecede etkileniyor. Ortaya çıkan bir
hastalık tüm ürünü etkileyecek şekilde hızla yayılabiliyor. Monokültür
yayıldıkça, yediğimiz ürünlerden aldığımız besin ve damak tadı da tek
tipleşiyor.

Modern tarım yöntemlerinin yolaçtığı etkiler yüzünden zaten yeteri
kadar azalmış olan çeşitler de GDO'nun tehdidi altına giriyor. Çünkü
GDO'ların aktarılmış genleri çevresinde bulunan, geleneksel yöntemlerle
üretilen ürünlere de geçebiliyor.

Arılar ve rüzgarlar GDO'lu polenleri alıp, komşunun geleneksel ekiminin
üzerine bırakıyor. Böylece civardaki, bitkiler genetik olarak
değiştirilmiş bitkilerin içerdiği böcek ve ot ilaçlarına karşı dirençli
hale geliyorlar. GDO karşıtlarınca Frankeştayn Gıda olarak nitelenen,
kolera bakterisinin genini taşıyan yonca, tavuk geni taşıyan patates,
akrep geni taşıyan pamuk, balık genli domates gibi gıdaların doğal
çeşitliliğe verdikleri zarar sonucunda yeni Frankeştaynların ortaya
çıkmasına olanak sağlanıyor.



GDO ürünleri sağlığımızı nasıl etkiler?

GDO'lu ürünlerin temel sakıncalarından biri de insan sağlığına karşı
olumsuz etkileri. Uzmanlara göre, sağlık riskleri şunlar;
antibiyotiklere karşı dayanıklılık oluşması, gıda olarak kullanımda
insan ve hayvanda toksik ya da allerjik etki yapması, doğrudan alım
durumunda insan ve hayvan bünyesindeki mikroorganizmalarla birleşme
ihtimali.

GDO'lu ürünlerin oluşturduğu sağlık risklerini doğrulayan bilimsel
araştırmalara her geçen gün bir yenisi daha ekleniyor. Örneğin,
Brezilya fındığının bir genine sahip olan transgenik soya fasulyesi,
fındığa alerjisi olanlarda alerjiye neden oluyor.

Rowett Enstitüsü'nde çalışan Arpad Pusztaria'nın son deneyleri
GDO'larla ilgili yeni kuşkular ortaya çıkardı. Sözü edilen çalışmada,
genetik yapısı değiştirilmiş patateslerin fareler için toksik olduğu,
bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok
etkileri olduğu ortaya çıktı. Genetiği değiştirilmemiş patateslerle
beslenen fareler gayet sağlıklıydı. Sonraki deneyler toksikliğin gen
transferi yöntemiyle ilgili olduğunu ortaya çıkardı.

Bir başka deney, besinler yoluyla aldığımız yabancı DNA'nın
hücrelerimize taşınabileceğini ortaya çıkardı. Yakın zamana kadar
DNA'nın bağırsaklarımızda sindirilebileceği düşünülüyordu. Ancak
deneyler durumun aksini kanıtladı. Bakteriyel bir virüsün DNA'larıyla
beslenen farelerde bağırsak boyunca yaşayabilen ve kana karışabilen
büyük virüs DNA'sı parçaları bulundu. Alınan DNA'lar lökositlerde,
dalak ve karaciğer hücrelerinde de görüldü ve virüs DNA'sının fare
genomuna yerleştiği kanıtlandı. Hamile farelere yedirilen virüs DNA'sı,
ceninin ve yeni doğmuş yavruların hücrelerine geçtiği de belirlendi.



GDO verimi gerçekten artırır mı?

GDO sayesinde tarımsal üretimde büyük artışlar sağlanabilir mi? Ekoloji
ve doğa bilimleri alanında çalışan her bilimcinin üstüne basa basa
belirttiği gibi; doğada bedelsiz kazanç olmaz! Tarımsal üretimin
artırılmasıyla sağlanan kazancın bedeli de artan çevre kirliliği,
küresel ısınma, yokolan türler ve daha sayılabilecek onlarca çevre
sorunu.

GDO ürünleri ile yapılan tarım çok yeni olduğu için bu konuda rakam
vermek çok zor. Ancak sözü edilen kuralları bu alanda da geçerli
sayabiliriz. Bu yeni uygulamayla bir süre verim artışı sağlamak mümkün,
ancak bu artışı kalıcı kılmak olanaklı değil. Tabii bu arada
ödeyeceğimiz bedeli de unutmamak gerekiyor.

GDO'lu çeşitlerden elde edilen verim, geleneksel tarımla elde edilenin
altında. Bu, bu işin patentini alan ticari şirketlerin söylemlerini
tamamen yalanlayan bir olgu. GDO'nun randımanı geleneksel tarıma oranla
daha az, üstelik tohum başına daha yüksek fiyata, bakım ürünlerinde de
eşit masrafa sahip.



Genetiği değiştirilmiş organizmalar açlığa çare olur mu?

GDO'yu savunan görüşlerin dayandıkları en önemli noktalardan biri,
dünyada giderek artan besin ihtiyacını karşılamak ve açlık sorununa
çare bulmak için GDO'nun zorunlu olduğu.

Çoğu çevrebilimci, üçüncü dünya ülkelerinde görülen açlık sorununun,
üretim potansiyelinin eksikliğinden değil, üretim kapasitesinin plansız
kullanımından ve dağılımın adil olmayışından kaynaklandığı görüşünü
savunuyor. Uzmanlar, mevcut tarım kapasitesinin dünya nüfusunun
ihtiyaçlarını karşılamak için yeterli olduğunu düşünüyor. Birleşmiş
Milletler Gıda ve Tarım Örgütü FAO'nun 1990 tarihli raporuna göre,
tahıl üretimindeki artış, nüfus artışından yüzde 50 daha fazla. Tabii
bu rakamlar dünyada açlık sorunu olmadığı anlamına gelmiyor. Ancak
sorun üretimden değil, dağılımın adil olmayışından kaynaklanıyor.

Açlık sorununun yaşandığı ülkelere bakacak olursak, bu ülkelerin hemen
hepsinin batılı ülkelerin eski sömürgeleri olduğunu görürüz. Bu
ülkelerin tarım ekonomileri başka ülkelerin yararına kurulmuş durumda.
Çoğu ülke bağımsızlıklarını kazandıktan sonra dahi, dış borç vb.
ekonomik sorunlarla boğuştukları için ihracata yönelik tarım
politikaları uygulamışlar. Yani halkı doyuracak besinler üretmek yerine
döviz sağlayacak besinler üretilmeye çalışılmış. Açlık sorunu yaşanan
birçok ülkede, eskiden besin yetiştirmek için kullanılan topraklarda
kahve, pamuk, muz, kakao gibi gelişmiş ülkelere satılan ürünler
yetiştiriliyor. Örneğin, Etiyopya'da açlığın kol gezdiği dönemlerde
bile kahve üretimi ve ihracatı sürdürülüyordu.

Diğer taraftan, konunun bir de israf ve tüketim çılgınlığı boyutu var.
ABD Tarım Bakanlığı'nın verilerine göre, ABD'liler her yıl üretilen
gıdanın yüzde 25'inden fazlasını israf ediyor. Araştırmaya göre, sadece
1995 yılında çöpe atılan gıda miktarı 43 milyon ton civarında. Bir
kişinin günde ortalama 1.5 kilo gıda tükettiğini varsayarsak, israf
edilen gıdanın sadece yüzde 5'i bile geri kazanılsa 4 milyon insanın
doyması sağlanabilir. Tarımda modern tekniklerin, kimyasal ilaçların,
hormonların vb. kullanılmaya başladığı "yeşil devrim" olarak
nitelendirilen süreç de kamuoyuna dünyadaki açlığa çare bulmak şiarıyla
sunulmuştu. Ancak veriler iddianın tam tersini gösteriyor: Dünya
Bankası'nın 1993'te yayınladığı Dünya Kalkınma Raporu verilerine göre,
1976'da düşük gelirli olarak sınıflanan ülkelerde kişi başına düşen
ortalama gelir, yüksek gelirli ülkelerdekinin yüzde 2.4'ü kadardı.
1982'de bu oran yüzde 2.3'e, 1988'de yüzde 1.9'a düştü. 1980'den 1990'a
kadar, düşük ve orta gelir grubundaki ülkelerde kişi başına gayri safi
milli hasıladaki büyüme, gelişmiş ülkelerdekinin yüzde 52'si kadardı.

Artan besin ihtiyacına yanıt vermek ya da açlığın hüküm sürdüğü yerlere
yiyecek götürebilmek için GDO'ya ihtiyacımızın olmadığı açıkça ortada.
Dünyadaki açlığın nedeni yeterli besin olmaması değil, besinin adil
dağılmaması ve plansız tarım politikaları. Üçüncü dünya ülkelerinin
tarım politikalarıyla ilgili zaten yeteri kadar derdi varken, bu
ülkelerin tarımına bir de GDO üreticisi çok uluslu şirketlerin
sokulmaya çalışılmasının pek de iyi niyetle ilgisi olmasa gerek.

GDO üreticisi firmaların niyeti ne?
Ekolog Pimentel'in
verdiği rakamlara göre, tarla için harcanan toplam enerjinin %32'si
azotlu gübre üretimine, %28'i tarım makineleri yakıtına, %15'i bu
makinelerin yapımı ve bakımına, %11'i çeşitli işler için kullanılan
elektrik enerjisine, %4'ü ürünü kurutmaya harcanıyor. Bunlardan sonra
gelen girdiler %2'şer değerle taşıma ve dağıtım, potasyumlu gübre,
fosforlu gübre ve tohum. %2'den az olan girdiler de, ot ilacı, böcek
ilacı, sulama ve işçilik. Görüldüğü gibi sanayileşmiş tarımda kol
gücünün toplam girdiler içindeki payı oldukça az.

Tabloyu dikkatle incelediğimizde yukarıda sözkonusu olan olayın
bildiğimiz anlamda çiftçilik değil, tarım sanayii olduğunu görüyoruz.
Yşin püf noktası da zaten burada. Çiftçi tarlasındaki ürünü elde etmek
için büyük oranda bu konuda üretim yapan çeşitli sanayi kuruluşlarına
bağlı. Bu sanayi kuruluşlarının büyük bir kısmının çok uluslu şirketler
olduğunu tahmin etmek zor değil.

Dünyada genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünlerinin tohum piyasası
8-10 firmanın elinde. Bu firmaların ana hedefi; dünyadaki tüm ülkelerin
tarım ve hayvancılığını, tohum alımında kendilerine bağlanacak şekilde
biçimlendirmek.



GDO üzerindeki patent uygulamaları

GDO'lar bir hakim olma tekniğidir. Patent hakkı da bu hakimiyeti
sağlayan en önemli araçtır. Günümüzde GDO'lar, özellikle tekniği ön
plana çıkarılarak, hem teknik, hem de ürün olarak patent kapsamında
korunabiliyor. Genetik yapısı değiştirilen ürünler patentleniyor. Çünkü
bu çalışmaları yapan şirketlerin temel kazanç modeli, patent bedeli
tahsil etme üstüne kurulu. Örneğin sadece mikroorganizmayı bile patent
kapsamında koruyabiliyorsunuz, bunlarla ilgili büyük saklama
kuruluşları var. Halbuki doğada o mikroorganizma milyonlarca yıldır
yaşıyor, fakat siz onu doğal ortamından yalıttığınız ve belirli
özelliklerini gösterdiğiniz, ispatlayabildiğiniz için bir tekel hakkı,
korunma hakkını almak istiyorsunuz ve bu istisna size tanınıyor.

Gen bulunması ve tanımlanması çok zor olduğu ve büyük yatırımlar
gerektiği için (Avrupa Patent Sözleşmesi'ne göre); bunun işlevini
göstermek şartıyla, örneğin hangi proteini kodladığı, ne gibi
işlevlerinin bulunduğunu ispat etmek şartıyla bir başvuru yapılıp, bu
konuyla ilgili patent alınabiliyor. Oysa patent sadece yenilik özelliği
taşıyan ve sanayide uygulanabilirliği olan buluşları korumak içindir.
Genetik değişikliklerde, ancak değişikliğin gerçekleştirildiği tekniğin
patenti alınmalıdır. Doğada bulunan genler için verilen diğer tüm
patentler meşru değildir. Bunun adı biyolojik korsanlıktır.

Patent alınması halinde de genetik olarak değiştirilmiş pamuk, mısır ya
da tütün tohumunu eken çiftçi, hasattan sonra elinde kalan tohumları
ekinde yeniden kullanırsa, patent sahibine bir bedel ödemek zorunda
kalıyor... Tarımsal üretimin en temel ve en eski yöntemlerinden olan,
kendi ürününden gelecek yıl için tohumluk ayırma geleneği ve hakkı, bu
şekilde ortadan tümüyle kaldırılmış oluyor.

Zengin gen kaynaklarına sahip üçüncü dünya ülkelerinin sahip oldukları
kaynaklar üzerindeki patent hakları yavaş yavaş gelişmiş birkaç
ülkenin, hatta birkaç çok uluslu şirketin elinde toplanıyor.

Batı'da çevreci akımların mücadeleleri sonucunda, GDO'lu ürünlerin
ekimi ve ülkeye sokulması, ciddi engellerle karşılaşıyor. AB mevzuatı
ile karşılaştırıldığında bu ürünlerin üretimi, ihracatı, ithalatı
bakımından Türkiye'de herhangi bir hukuksal gelişme olmadığı görülüyor.
Ayrıca her şey kapalı kapılar ardında cereyan ediyor. Ne tüketici, ne
de üretici bu konuda bilinçlendirilmiş değil. Oysa GDO'ların doğal
çeşitliliğe ve insan sağlığına zararları çok açık.

Ticaretin serbestleştirilmesi AB'ye üyelikten sonra bir zorunluluk
olacak. Yani ticarete konu olan biyoteknoloji ürünleri de Türkiye'ye
gelebilecek. Örneğin, transgenik buğday çeşitlerini buğdayın anavatanı
olan Türkiye'de üretmeye başladığımız zaman genetik kaynaklarımızı
büyük bir tehdit altına sokmuş olacağız.



Türkiye'den ekolojik yaşamı üretim boyutundan sosyal boyutuna kadar
bütünsel bir yaşam felsefesi olarak gören, dünyanın kötü gidişini
engelleyici, alternatif bir yaşam biçimi olarak benimseyen bireyler
olarak sesleniyoruz:



1) Gelecekte ekoloji ve insanlık adına ne kadar bedel ödeteceği belli
olmayan, sistemi tümüyle değiştirebilecek, çıkaracağı sağlık
problemleriyle dünyanın düzenini bozacak GDO'lu ürünleri kesinlikle
reddediyoruz. Bunların Türkiye'ye sokulmasının önlenmesini istiyoruz.

2) GDO'lu tarım kendi dışındaki tüm tarım şekillerini ve özellikle
ekolojik tarımı yokeden totaliter bir tekniktir. Bu nedenle GDO
tohumlarının ülkemize girişi yasaklanmalı, GDO'lu tarım yapılmamalıdır.
Tarımsal üretimin doğal evrelerine ve ritmine saygılı olunmalıdır.

3) GDO'lu besinler geleneksel ve yerel beslenme kültürü ve hakkına açık
bir saldırıdır. GDO'lu ürünlerin ülkeye girişinin mümkün olması
durumunda ve her halükarda bu ürünlerin üzerinde "ne olduklarını"
belirten "etiketlerin" olmasını istiyoruz. Tüketicinin alacağı üründe
GDO olup olmadığını bilmesi, seçimini kendi insiyatifine göre
yapabilmesi tüketicinin en temel hakkıdır, diye düşünüyoruz.

4) GDO'lu ürünlerin kullanılmış olması ihtimaline karşı GDO'lu ürün
kullandığı bilinen Nestle ürünleri gibi ithal bazı ürünlerin mercek
altına alınmasını, Cargill, Novartis, Zeneca, Du-Pont, Syngenta,
Monsanto ve Dow Chemical gibi GDO üreticisi şirketlerin Türkiye'ye
getirdiği ürünlerin mercek altına alınmasını istiyoruz.

5) GDO'lu ürünlerin %98'i böcek ilacı içerdiği için Sağlık Bakanlığı'nın ilgili kuruluşlarınca denetlenmelidir.

6) Çiftçi örgütleri, ziraat odaları gibi kurumlar GDO'lu ürünlerle
mücadele kapsamında kendi aralarında memoranduma gitmelidirler.
Gelecekte olası bir GDO tehlikesinde, gen tekniklerinden ve genetik
olarak değiştirilmiş ürünlerden arındırılmış olan kurtarılmış bölgeler,
ancak bu şekilde oluşturulabilir.

7) Ulusal Biyogüvenlik Komitesi'ne başta ekoloji-çevre örgütleri olmak
üzere, ziraat odaları, tarımla ilgili tüm sivil toplum kuruluşları ve
tüketici örgütleri katılmalıdır.

8) GDO'lu tohumların ekimleriyle ilgili karşı çıkışlar ve oluşturulan
memorandumlar, sadece ekolojik olarak hassas bölgelerle sınırlı
olmamalıdır.

9) Genetiği değistirilmiş tarım ve yem ürünleri Türkiye'deki fiyatların
çok çok altındadır. Bu fiyatlar Türk çiftçisi ve hayvancılık ile
uğraşanlar için ekonomik açıdan çok cazip görünmektedir. Bu
aldatmacanın karşısında gerekli bilgilendirmenin başta il ve ilçe tarım
örgütleri olmak üzere ilgili kurumlarca kesinlikle yapılması, devletin
ve sivil toplum örgütlerinin görevidir.

10) Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi'nin çalışmaları Mart
2004'te bitiyor, ancak projenin uzatılması kuvvetle muhtemel. Bu proje
çalışmaları ile hazırlanacak yasa tasarısının ilgili bakanlıklarda
(Tarım, Çevre-Orman, Sağlık, vb.) görüşülüp TBMM'ye gelmesi ve
yasalaşmasının en az 4-5 yıl olduğu ifade ediliyor. Bu kanunun
aciliyeti ortadadır ve en kısa sürede çıkarılması gerekmektedir. GDO'lu
ürünler hakkında her ülkenin kendi önlemlerini alacağı yönündeki uyarı
gereği Tarım ve Köyişleri Bakanlığı Genelgesi'nin 11. ve 12.
Maddelerinde belirtilen yasaklamalar geçerliliğini korumalı, bu
hükümlerin aksine düzenlemelere gidilmemelidir.

11) Türk Gıda Kodeksi mevzuatında GDO'lu ürünler tanımlanmalı ve insan sağlığına zararlı olduğu için yasaklanmalıdır.

12) Ynsan sağlığını tehdit edecek, kamu düzenini bozacak, çevre
sağlığına, ekolojik sisteme ve biyolojik çeşitliliğe zarar vereceği
düşünülen buluşlara patent verilmemesi, varolan patentlerin de iptal
edilmesi gündeme getirilmelidir.

13) Genetiği değiştirilmiş tarım ve yem ürünleri için mevcut yasa,
yönetmelik ve mevzuatlarımız, gümrüklerimiz, analiz için
laboratuvarlarımız hazır değildir. Bu hazırlıkların bir an önce
yapılması gerekmektedir.

14) Ülkemizin sahip olduğu gen kaynakları en önemli zenginliklerimizden
biridir. Bu çerçevede devlet ve sivil toplum kuruluşları yerli gen
kaynaklarının korunması ve ıslahı için kurumsallaşmalı, gen
kaynaklarımız, yasalarla çok uluslu şirketlerin tehditlerine karşı
korunmalıdır.