emlaklik & sedatyucel

Gheorghe Hagi UNUTULMAZ GOLLER

:) İzlemeye doyulmayacak goller ;) ZUc1hDjMDtghttp://www.webaslan.com/img/3/2009/hagi.jpghttp://www.biyografist.com/resimler/gheorghe-hagi-resimleri/gheorghe-hagi-resim-11c.jpg Makedon asıllı Romen futbolcu Gheorghe Hagi, iki kere göç etmek zorunda kalan bir Makedon ailenin çocuğuydu. Hagi'ler ni yurtlarından olmuştu? Lozan Anlaşması gereği, Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılmış ve Türkiye'den gelen yaklaşık 1.5 milyon Yunanı toprak sahibi edebilmek için Atina

Bu konu 2095 kez görüntülendi ve 5 yorum aldı ...

    Konuyu değerlendir: Gheorghe Hagi UNUTULMAZ GOLLER

    5 üzerinden | Toplam: 0 kişi oyladı ve 2095 kez incelendi.


Toplam 6 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 6 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1
    UnS

    Standart Gheorghe Hagi UNUTULMAZ GOLLERi ve HAYATI

    İzlemeye doyulmayacak goller

    Makedon asıllı Romen futbolcu Gheorghe Hagi, iki kere göç etmek zorunda kalan bir Makedon ailenin çocuğuydu.

    Hagi'ler ni yurtlarından olmuştu?

    Lozan Anlaşması gereği, Türkiye ile Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılmış ve Türkiye'den gelen yaklaşık 1.5 milyon Yunanı toprak sahibi edebilmek için Atina Hükümeti, kuzeydeki Makedonların topraklarına el koymaya başlamıştı.

    İşte Hagi ailesi de bu yüzden göç etmek zorunda kalmıştı Romanya'ya. Tam yeni köye kök salmaya başlamışlardı ki, 1940'da Romanya, bu bölgeyi Bulgaristan'a vermek zorunda kaldı.

    Haydi, yine göç! Makedonlar kuzeye doğru bir kere daha yola çıktılar. Hagi ailesi, Köstence'nin kuzeyinde Sacele köyüne yerleşti.


    "Hagi" "Hacı" mı?

    Geçmiş asırlarda, Makedonlarda, Hagi ismini sadece Kutsal Dağı ziyaret edenler taşıyordu. Kudüs'e giden yol çok tehlikeli olduğundan, Kutsal Dağa gidip de sağ salim dönenler, büyük törenle karşılanırdı. Taşıdıkları ada Hagi sıfatı da eklenirdi. Hacı, ama Hıristiyan hacısı. Kelimeyi ise Osmanlılar'dan almışlardı. Makedonlar için ''hagi'' veya ''hagiu'' sayılması, övülmesi gereken kişi anlamına gelirdi. Hagi'nin de atalarından biri Kutsal Dağı ziyaret etmişti. Zamanla, ailenin esas adı kaybolmuş, Hagi diye anılır olmuşlardı.


    Topla Tanışma

    4-5 Şubat 1965 gecesi, ailenin dördüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. İsmi Gheorghe'ydi. Büyükbabasının ve 9 aylıkken ölen ağabeyinin ismini vermişlerdi ona. Ama kısaca Gica dediler. Zayıf ve kısa boyluydu. Ama karların eridiği andan sonbaharın ilk kırağısına kadar hep yalınayak dolaşırdı.

    1966'da, Hagi iki yaşını doldurmak üzereyken, garip bir hediye aldı. Dede Gheorghe kestiği domuzun idrar torbasını yıkayıp temizledikten sonra şişirip kuruttu. İşte Gica topla böyle tanıştı!

    Dört yaşında, artık ninesi Sultana'nın yaptığı kumaşlardan yapılma bir topun peşinden koşuyordu. Bir yıl sonra dedesi bu kez de, at kıllarından yeni bir top yaptı. Kale yoktu, saha yokuştaydı, Gica hep yalınayaktı, ama olsun zevk büyüktü. Gica hayatındaki ilk gerçek topa 6 yaşındayken sahip oldu. Annesi şehirden alıp getirmişti.


    Yine Göç

    Köydeki hayat şartları ağırlaşıyordu. Kaçınılmaz karar alındı. 1973 ilkbaharıydı. Gica ikinci sınıfı yeni bitirmişti. Hagi ailesi eşyalarını bir kamyona doldurarak Köstence'ye doğru yola çıktı. Yine göçüyorlardı, bu defa köyden kente.

    Köstence'de, Makedonların mahallesi olan Coiciu'ya yerleştiler. Bir evleri, hayvan besleyebilecekleri küçük bir bahçeleri vardı.


    Futbol,Futbol,Futbol...

    Gica, Makedonlardan oluşan bir futbol grubuna yanaştı. Maçları, ıssız geniş bir caddede yapıyorlardı. Gica 9 yaşında, grubun en küçüğüydü. Üstelik ufak tefekti. Büyükler, onu kaleci yaptılar. Bazen acıyarak öne çıkmasına izin verirlerdi ve Gica topu aldığı gibi golü atardı.

    Nisan 1975. Bir salı günü, F. C. Köstence gençlik takımında oynayan bir oyuncu, antrenörü Iosif Bukossi'ye, "Ioji amca, 23'ünçü okulda bir oğlan var, herkesi dağıtıyor'' dedi. Bukossi Hagi'yle böyle tanıştı: "O kadar ufak tefekti ki, bana övdüğün çocuk bu mu, diye sordum. Hadi, yine de bir deneyeyim dedim. Çocuğu kalenin arkasına gönderdim. Kalecinin kaçırdığı topların peşinden zıplıyor, topu geri gönderirken de, önce birkaç defa ayak üzerinde oynatıp öyle yolluyordu. Topa vuruş şekli birkaç yıl idman görmüş futbolcularınkinden farklı değildi''.
    Böylece, 4 Nisan 1975'te, 10 yaşında Bukossi'nin himayesine girdi.

    1975 yılında antrenör Bukossi'nin himayesine giren Gica, 76 senesine kadar, yaşı tutmadığı için herhangi bir resmi yarışmaya katılmadı.

    Temmuz 1976'da, İzciler Kulüpleri arasında Köstence'de bir çocuk turnuvası düzenlenmesi kararı alınmıştı. Bu Gica için bir şanstı. Gerekli görüşmeler yapıldıktan sonra, Köstence'yi temsil eden takımda 11 yaşında olan Gica'nin da yer alması kararlaştırıldı. İlk maçtan itibaren Hagi'nin golleri birbirini takip etti.
    24 Mart 1978'de F.C. Köstence Kulübü'nün 97.515 No'lu kimliğine sahip oldu Hagi. Artık resmi bir futbolcu olmuştu. 13 yaşında bir futbolcu. Bukossi Hoca'nın bu "afacanı'', millî takım antrenörünün de dikkatini çekti. Gica antrenmanlardan sonra da sahada kalırdı. Çünkü böylece aşık olduğu topu hiç kimseyle paylaşmak zorunda kalmıyordu. Artık iş ciddileşmiş ve disiplin zamanı gelmişti. Gica solaktı ve sağ ayağının probleminin çözülmesi gerekiyordu. Hocası, ''eğer sağ ayağını sırf otobüse binmek için kullanacaksan, futbolda sınıfta kalırsın'' diye sataşıyordu ona.


    1979 yılı. Gica, Fransa'ya gitti ve ilk maçında Yunanistan'a karşı oynadı. Hayatında ilk kez Romanya'nın kırmızı, sarı ve mavi renklerini giyiyordu. Ve Yunanistan yenildi. Çocuklar turnuvayı üçüncü olarak tamamlayıp, belli miktar para kazandılar. Hagi'ye düşen pay ise 60 Frank, yani yaklaşık 50 dolardı. Bu onun kazandığı ilk para oldu.

    Gica Hagi artık yükselişteydi. Hem kendi takımında, hem de çocuk millilerde mucizeler yaratıyordu. Ancak çocuk millî takımında yer alan tüm oyuncular liseyi Bükreş'te okumak zorunda oldukları için, Hagi'ye de gurbet kapısı açıldı. Lisenin yanı sıra futbola devam etti. Lise son sınıfa geldiğinde I. Lig takımları onun peşine düşmüşlerdi bile.

    Ama en büyük mucize 1983'un basında gerçekleşti: Millî takım antrenörü Mircea Lucescu, onu kampa çağırdı. Hagi, İtalya'ya yapılan bir turnuvada Fiat'ın ve Juventus'un sahibi olan Giovanni Agnelli'nin dikkatini çekti. Agnelli Bükreş'e kadar geldi. "Hagi'yi Juventus'a verin, karşılığında Bükreş'te Fiat fabrikası açayım'' dedi. Ama hükümet reddetti. Böylece hem Hagi Juventus gibi bir takımda oynama şansını, hem de Romanya koca bir fabrikayı kaybetti.

    Romanya'da Çavuşesku ailesinin hüküm sürdüğü diktatörlük döneminde yetişti Hagi. Üniversite takımı olan "Universitatea Craiova'' ile sözleşme imzaladı ve Craiova Üniversitesi'nin Iktisadi Bilimler Fakültesi'ne kaydını yaptırdı. Ama, Çavuşesku'nun küçük oğlu Nicu, Gençlik Bakanı ve Sportul Studentesc takımının fahri başkanıydı. Nicu, Hagi'yi istiyordu. O isteyince de akan sular dururdu. Hagi yatay geçişle Bükreş İktisadi Bilimler Akademisi'ne geçti. Herkes onun peşindeydi. Bir Romen atasözü gereği eğer portakal tatlıysa, gücün yettiği kadar sık, yoksa başkası gelip sıkar! Hagi de, Romen futbolunun bahçesinde nadir bulunan bir portakaldı. Bu defa Steaua Bucuresti takımı Hagi'yi almak için atağa geçti. Çavuşesku'nun kardeşi General Ilie araya girdi ve Hagi'yi sivil personel olarak orduya, yani Steaua Bucuresti takımına transfer ettiler.

    1990 yılı şaşırtıcı şekilde başladı. Artık demokrasi vardı ve Hagi'nin eski takımları onu geri istemeye başladılar. Ama o yakında yurt dışından teklifler almaya başlayacağından emindi. Gerçekten de 15 Şubat'ta, Avrupa'nın dev takımlarından beşi, Hagi için yarışmaya başladılar. Sonuçta Hagi Real Madrid'li oldu.

    20 Mayıs 1992'de Bükreş'te, Romanya-Galler maçı 5-1 sona erdi. Hagi muhteşemdi. Maç sonrası özel uçak o sırada İspanya'da oynayan Hagi'yi Madrid'e götürmek üzere bekliyordu. Fakat Hagi ertesi gün üniversite bitirme sınavına girecekti. Hagi kararlıydı. Üniversiteyi bitirmek zorundaydı. Akademi'ye gidip sınava girdi. Komisyon üyeleri ünlü iktisat profesörlerinden oluşuyordu. Gica, kardan, işletmeden söz etmeye başlayınca, hocalar "Tamam yeter'' dediler. "Bunları çok duyduk. Boş ver. Sen dünkü golü 30 metreden nasıl attın, onu anlat bakalım! Eleme grubunu geçecek miyiz? Madrid'de keyfin yerinde mi?!'' Hepsini çok güzel cevapladı. Böylece Gica, fakülteyi de bitirdi.

    94 sonrası Hagi'ye bu kez Barcelona talip oldu. Johan Cruyff, Becali'yi seferber etti ve uzun pazarlıklar neticesinde anlaşma yapıldı. Hagi'nin işi hiç de kolay değildi çünkü yabancı olarak Stoickov, Romario ve Ronald Koeman'la yarışması gerekecekti.

    15 Mayıs 1996. Hagi'nin Barcelona'daki son maçıydı. Artık iyi bir tatile çıkması gerekiyordu ancak bundan sonra hangi takımda oynayacağı daha belli değildi. Teklif çoktu ama ortada kesin bir şey yoktu.

    Temmuz ortalarında, Becali, Hagi'ye telefon ederek "Meksika'da oynamak ister misin?'' diye sordu. Önce hayal kırıklılığına uğradı Hagi. Avrupa'nın önemli kulüplerinde oynamak istiyordu. Ancak ortaya konan mali portre onu ikna etmeye başladı. 31 buçuk yaşındaydı, futbolu bırakma zamanı yaklaşıyordu.


    Galatasaray'lı Hagi Meksika'ya gitme zamanı gelmişti. Her şey hazırdı, uçak biletleri bile.

    Derken inanılmaz bir şey oldu: Bunu Becali'den dinleyelim: "Tam o sırada Türkiye'den birileri telefon açıp Hagi'nin durumunu öğrenmek istediler. Saat öğlen ikiyi gösteriyordu ve akşam sekiz buçukta Galatasaray'ın Başkan Yardımcısı ve Yönetim Kurulu'ndan iki üye Bükreş'e geldiler. Sabah dörde kadar görüşmeler sürdü ve sonra Hagi'yi de arayarak üç yıllık sözleşme kararı aldık. Türkler Hagi'yi alıp hemen İstanbul'a götürmek istediler. Ben ilk önce kendim gidip evrakları hazırlayacağımı, Hagi'yi sonra getireceğimi söyledim. Ertesi gün sabah, Türkler'in özel uçağına binip İstanbul'a doğru havalandık. Havaalanına inince gözlerime inanamadım. Yaklaşık 200-300 gazeteci, yüzlerce kamera, her şey hazır bekliyorlardı.''

    Becali, Fatih Terim'le ilk karşılaşmasını söyle aktarıyor: "Ertesi gün Faruk Süren'i görmeye gittik, ancak bir mutabakata varılamadı. Hiçbir şey çözemeden, havaalanına doğru yola çıktım. Arabada, Başkan Yardımcısı Ergün Gürsoy, 'Florya yolumuzun üzerinde. Oraya uğrayalım mı?' diye sordu. 'Fatih Terim hoca ile görüşelim.' 'Peki, gidelim öyleyse.' dedim. Florya, tam manasıyla bir merkez üssüydü. Fatih Terim bana, 'Sayın Becali, ben Hagi'yi istiyorum. Nazlı olduğunu bilirim fakat ben onu, Galatasaray'da istiyorum!' dedi. Her şeyi halletme sözü verdi. O bir kulüp başkanı değil, antrenördü. Dolayısıyla hiç ikna olmadım. 'Bu akşam sözleşme, imzalanmış şekilde elinize geçecek,' dedi. Akşam Yönetim Kurulu toplandı ve 31 Temmuz'da sözleşmeyle birlikte Bükreş'e dönüyordum.

    Gica'yı evinden alıp İstanbul'a götürdüğümüzde ise Türk futbol tarihinin en muhteşem karşılama törenine şahit oldum




    Hagi Özel Röportaj
    Kaynak: Galatasaray Dergisi Kasım 2002

    "Normaal!"

    Beklediğimiz telefon sonunda geliyor. Yönetici Burak Elmas, Hagi'nin bizi Polat Oteli'nde beklediğini söylüyor. Büroyu bir telaştır sarıyor. Galatasaray Store'dan aldırdığımız 10 numaralı formalar, makaralarca film ve video ekibimizin kasetleri hazır. Elmas, Hagi'yle İngilizce söyleşi yapabileceğimizi söylüyor ama biz bunu istemiyoruz. 2. dilden kendini ifade etmenin zorluklarının farkındayız. Sorularımıza istediği gibi yanıt vermesini sağlayabilmek için, anadilinde kendisini daha rahat ifade edebileceğini düşünerek hemen Romanya Galatasaraylılar Derneği'nin yöneticisi Ata Dilmen'i arıyoruz.

    Ata Bey, Romence'ye çok hakim Aymin Yılmaz isimli Romanya'da doğup büyümüş çevirmenimizi gönderiyor yanımıza. Artık hazırız. Son 5 yılımızda onunla yatıp, onunla kalktığımız "Commandante" ile karşılaşmaya.

    Otelin lobisi gazetecilerle dolu. Tümü Hagi'yle konuşabilmek için orada bekliyorlar. Bir süre sonra merdivenlerden Hagi görünüyor. Herkes yanına koşuşturuyor. Kameralar, muhabirler, fotoğrafçılar...

    Hagi, kibarca "hayır," diyor, tanıdığı gazetecilere, "sadece Galatasaray Dergisi, başka olmaz!" Otelin sessiz bir köşesine çekiliyoruz. Hagi, dergileri inceliyor. "Keşke bizim zamanımızda da olsaydı" diyor, satış miktarını öğrenince hiç şaşırmıyor, "normaal, Galatasaray için normaal!". Hagi'nin bu sözünü de özlediğimizi anlıyoruz. Maçlardan sonra, kendisine skor sorulduğunda uzatarak söylediği sözü: "Skor? Normaaal! Galatasaray, normaal!" Sayfaları çeviriyor, Fatih Terim'le söyleşinin olduğu sayfalarda duraklıyor, okumaya çalışıyor biraz, resimlere bakıyor, gülümsüyor; kapakta Hasan'la Ergün'ü görünce keyifle, "Numera uno!, Ferrarii!" diyor. Kimin için söylediğini kestirebiliyoruz ama birazdan söyleşi sırasında ismiyle anlayacağız.

    Söyleşi mekanı olarak, sarı kırmızı renklerin bize doğal fon oluşturduğu otelin altındaki Champions Cafe'yi seçiyoruz. Tek tük müşterisi var. İçeri Hagi ile birlikte girdiğimizde kafalar kalkıyor, yüzleri engellenemez bir tebessüm kaplıyor. Cafe'deki renklerin uyumunu Hagi tamamlıyor...

    Söyleşiye başlıyoruz. Türkçe soruyoruz, Aymin Hanım Romence'ye çeviriyor. Hagi, bazen Aymin Hanım'ın çevirmesine gerek kalmadan doğrudan yanıtlamaya başlıyor. Bazen Türkçe yanıt vermeye başlıyor. Bazen biz İngilizce soruyoruz, o İngilizce cevap veriyor. Üç dilde söyleşi akıp gidiyor. Bir kaç kez sinirleniyor Hagi. Son yılında şampiyonluğun son haftalarda elimizden uçup gitmesi konusunda "hayır," diyor "bunun nedenlerini sorma, bu konuda konuşmak istemiyorum".

    Söyleşi 1.5 saate yakın sürüyor ama Hagi "ben sizi bıraksam, daha devam edersiniz, maçı da burada seyrederim" diyor. Unutmuşuz, akşama maç var, Barcelona maçı... İki yıl sonra Fatih Terim ile Hagi'yi birlikte görecek olan seyircinin şimdiden heyecanlandığını ve herhalde büyük bir uğultu kopacağını söylüyoruz.. Yine aynı kelimeler dökülüyor ağzından: "Normaaal, Terim, Hagi, Ali Sami Yen. Normaall!"

    Düşündüğümüz kapak fotoğrafı için yeni formalarımızdan birini giymesini rica ediyoruz. Kesin bir dille reddediyor: "Olmaz, ben bıraktım artık futbolu, oyuncu gibi olmaz. Şimdiki halimi kullanın. Daha iyi olur." Formalara imzasını atıyor. Bir de bu dergiyi okuyan Galatasaraylı okurlarımız için bir şeyler yazmasını istiyoruz. Aymin Hanım, yazısını çeviriyor: "Sevgili Galatasaraylılara, en içten sevgilerimle."

    Dışarı çıktığımızda, hepimiz Galatasaray'ın Hagi'siyle geçirdiğimiz saatlerin saadeti içindeyiz. Yol boyunca söyleşi yapılacağından haberdar dostlarımız arıyor, bir dolu soru yöneltiyor. Bekleyin, diyoruz, dergide okursunuz.

    İşte, Hagi'yle, kendisinin deyimiyle "sentimental" (duygusal) bir sohbet...


    "Galatasaray ne zaman çağırırsa gelirim"

    "Bir futbolcu iki kez ölür" diyor Hagi... Aşağıda yayınladığımız geniş söyleşide de kolaylıkla anlayabileceğiniz gibi, onu yaşatan futbol sevgisinin üzerine bir şey daha eklenmiş: Galatasaray sevgisi...
    Geldiğin yıl önünde iki seçenek vardı: Meksika veya Türkiye.

    Neden Türkiye'yi seçtin, o anki düşüncen neydi?

    Çünkü Galatasaray beni istedi. Diğer yöneticilerin beni ne kadar istediğini bilmiyorum. Galatasaray'dan başka antrenör Fatih Terim de beni istedi. Kendisi Romen Milli takım teknik direktörü Iordanescu ile konuşup bizzat beni istedi, ki bu benim için büyük bir şanstı.

    İlk geldiğinde Fatih Terim'le aranızda geçen ilk konuşmayı hatırlıyor musun?
    İlk konuşma klasik bir tanışma şeklindeydi, daha sonra antrenmana geçtik. Bir aydır antrenman yapmıyordum. Şut atma çalışması yaptık. Beni izleyen menajer yanlış bir şey yapabileceğimi düşünerek çok korkuyordu, ama herşey iyi gitti.

    İlk oynadığın maçı hatırlıyor musun?

    İlk Monaco ile oynadığımız özel maçta??? forma giymiştim. Fatih Terim beni maçın tamamında oynatmıştı. Devre arasında fiziken yetersiz olduğumu söylememe rağmen beni oyundan almamıştı. İlk Vanspor'la oynadığımız deplasman maçında forma giymiştin ve iki gol atmıştın. Bu maç çok da zor bir maçtı? Bu benim için büyük şanstı çünkü Galatasaray'la imzayı attığımda bana herşeyin daha iyi olacağını söylemişlerdi. Beni yabancı biri olarak görmemişlerdi. Gazeteciler benim için şöyle böyle, ihtiyar, yaşı ilerlemiş gibi şeyler söylediler. Benim için çok zor oldu, ama sonuçta hem benim için hem de Galatasaray için iyi oldu. Çünkü tarih böyle yazılıyor.

    İlk kez kendi kendine "İyi ki Türkiye'yi seçmişim." dediği an hangisiydi?

    İlk geldiğim andan itibaren burada kendimi iyi hissettim. Zaten Galatasaray'ın büyük bir takım olduğunu biliyordum. Daha önce ben Steaua Bükreş'te oynarken Galatasaray'la karşılaşmıştık. Galatasaray, güzel sonuçlar elde etmişti, ancak sürekliliği yoktu. Galatasaray'a imza atarken, bir Avrupa Kupası kazanılması durumunda bana belli bir miktar para verilmesi şartı da vardı. Galatasaray'a imza attığım ilk andan itibaren kupa kazanacağımızı düşündüm.

    Sen profesyonelsin ve profesyonelce düşünmek zorundasın. Ancak ayrıldığın zaman artık bir Galatasaraylıydın ya da biz öyle hissettik. Bir yanda profesyonel futbolcu olmak, öte yanda duyguların işe karışması var. Bu geçiş oldu mu, olduysa nasıl oldu?

    Kariyerim süresince hiçbir takımda beş sene oynamadım. Bu kadar büyük bir başarı olduğuna göre izleyenlerle benim aramda bir bağ vardı. Benim fikrimce izleyiciler beni beğendiler çünkü hiçbir zaman kaybetmedim. Çünkü bu benim özelliğimdir, kaybetmeyi hiç sevmem. Bazen hata yapsam da her zaman kazanmayı istedim. Futbol kuralları dahilinde kazanmak en iyisi. Türk seyircisinin beğenisini de kazanan bu özelliğim oldu. Ben sonuçta bir yabancıyım. Ama bir yabancı olarak kendimi yarı Türk hissediyorum. Bu da seyircilerin beni beğenmesinden ve iyi hissetmemi sağlamalarından kaynaklanıyor.

    Ancak takım kaybetse de farketmeyecekti ve Galatasaray seyircisi Hagi'yi sevmeye devam edecekti. Hagi bunu yakaladı son dönemlerinde?

    Hiç bir zaman kaybetmedik, sadece son sene şampiyon olamadık.


    UEFA kupası finalinde kırmızı kart görmesine de kimse kızmadı... Hakem Hagi'yi öldürmek ve Galatasaray'a zarar vermek istedi. Avrupa Galatasaray'ı durdurmak istiyordu, rakip bunu yapamayacağına göre bunu ancak hakemler yapabilirdi.


    Erol Ersoy'un yönettiği maçta Galatasaray seyircisinin Erol Ersoy'a küfretmediğini ve "I love you Hagi" diye bağırdığını biliyor musun?

    Kimseye kin gütmüyorum. Galatasaray seyircisinin bu davranışı da çok hoşuma gitti. Erol Ersoy çok iyi bir hakemdir, o anda her ikimiz de hata yaptık. Eminim o da bana kin tutmuyordur. Bunlar sadece izleyicilerin duyguları ve düşünceleri...

    Pekiyi son maçına, uğurlama maçına gelelim. Galatasaray Trabzonspor maçı. O maçta hem şampiyonluk gitmişti, hem de sen gidiyordun. Sahada inanılmaz bir hüzün, aynı zamanda da müthiş bir coşku vardı. Maç bittikten sonra tezahüratlar da yarım saat devam etti, o anki hislerin nelerdi?

    Hüzün şampiyonluğun kaybedilmesinden, sevinç ise şampiyonlar ligine katılmamızdandı. Ben o maçta Hagi'nin son maçını çocuklarına seyrettirmek için onları maça getiren bir çok baba olduğunu hatırlıyorum. Belki beni yeniden başka bir görevde görecekler. Ama hayatımdaki en zor an, futbolu bırakma anıdır. Futbolcu iki kere ölür, birincisi futbolu bıraktığında, ikincisi de fiziksel olarak. Futbolculara ne kadar uzun süre oynayabiliyorlarsa o kadar oynamalarını öneriyorum. Ben 36,5 yaşında bıraktım, ama 40 yaşına kadar da oynayabilirdim. Ama hem fizik hem de beden olarak yorulmuştum.

    Esas neden beyinseldi galiba?

    20 sene futbol oynadım. Devam ettirebilirdim ama eskisi kadar iyi oynayamayacağımı farkettiğim için bıraktım. Belki para kazanmak için devam ettirebilirdim, imajım buna yeterdi ama aynı başarıyı gösteremeyebilirdim. Ama izleyicinin "O hatırayla" kalmasını istedim.


    Son yılında Lucescu'yla çalıştın. Ona çok yardımcı oldun, kulübü tanıttın, futbolcuları tanıttın. İlişkiniz ne boyuttaydı?

    Bazen maç sonrasında Lucescu'yla öfkeli anlarına rastlıyorduk. Ben Lucescu'ya hiç bir zaman yardımcı olmadım. Onun deneyiminde olan birinin benim yardımıma ihtiyacı yoktu. Öyle ki Fatih Terim'in de diğer antrenörlerin de yardıma ihtiyacı yoktur. Ben sadece bir oyuncu olarak görevimi yaptım. Fatih Terim'le çalıştığım gibi Lucescu'yla da aynı şekilde çalıştım ve hayatım boyunca oyuncu olarak haddimi aşmadım. Lider olarak önemli sorumluluklar üstlendim, Lucescu'nun önünde herhangi birşey yapamazdım. Lucescu beni büyüttü, tecrübeli ve iyi bir antrenör, tıpkı Fatih Terim gibi. Ben kazanmayı tercih eden biriyim. Kazanmak için Lucescu ile işbirliği yaptık. Bundan sonra ben de antrenör olduğumda aynı şeyi yapacağım. Dileğim odur ki antrenör olarak benim de bir Hagi'm olsun. Antrenör bir yöneticidir ama her zaman bir oyuncuya ihtiyaç duyar. Oyuncu sonucu elde eder, çalışan odur. Ama her zaman en önemli antrenördür, takım ise antrenörün karakterinin bir yansıtıcısıdır. Antrenörün en büyük görevi beraber çalışıp, beraber düşünüp aynı şekilde düşünebilen bir takımı yaratmaktır. Aynı zamanda, aynı yönde bir takımın çalışmasını sağlamaktır. Terim bunu oyuncularının da yardımıyla sağladı. Bu ise antrenörün şansıydı.

    Fatih Terim döneminde sen de sahanın lideriydin. 4 yıl çok güzel geçti, hiç Hoca'yla karşı karşıya gelmediniz. Bu nasıl oldu?

    Kalitenin olduğu yerde böyle sorunlar yaşanmaz ve iyi sonuçlar elde edilir. Akıl ve kaliteyle. Ben tek başına değildim, diğer takım arkadaşlarım da vardı. Bu şekilde konuşmak bir hata olur. Ben bir arabanın bir parçasıydım, araba Galatasaray'dı. 20 küsür oyuncusuyla. Arabanın şoförü de Fatih Terim'di. Herşey, Galatasaray'ın başarıları bana ve Terim'e mal edilemez. Yöneticiler de fedakarlıkta bulundu. Ödemeyi finansmanı gerçekleştiren onlardı. Beraber çalışarak bu başarı elde edildi. Hepimiz aynı yöne kürek çektik. Önemli olan aynı hedefe doğru hareket etmekti.

    Bir maçın sonları yaklaşıyor, umutlar yavaş yavaş tükenmeye başlamış. Futbolcular da psikolojik olarak geri çekilme hali, tedirginlik hali var. O noktada sen insiyatif alıyorsun. O maçı bir hareketle, bir şutla, bir davranışla çevirebiliyorsun.
    Bu mudur, lider futbolcu karakteri denilen şey? Bu meziyet eskiden beri sende var olan bir şey mi?

    Her şeyi cesaretle yapmak, sahipsiz olmamak, sporcu kimliğine sahip olmak gurur duyulacak bir şeydir. Bir sporcu asla korkmamalı, korkması gerekenler hırsızlık yapan ve diğer yüz kızartıcı suçları işleyenler. Futbolcu mutlu olmalı. Her zaman bir golü kaçırabilir ama asla korkmamalı. Hiç kimse başını kesmez, gazeteciler seni her ne şekilde eleştirirlerse eleştirsinler, spor yaptığın için mutlu olmalısın. Her zaman sorumluluğu üzerime aldım, hiç bir zaman korkmadım.
    Bu benim bir özelliğimdi ve ilk yılımda İstanbulspor'la oynadığımız bir maçın 90. dakikasında penaltı kaçırdım ve korkmadım. Ne olabilirdi ki? Hiç bir zaman futboldan korkmadım.

    İstanbul maçında penaltıyı atarken topun başına geldin ve ...?

    Benim tüm maçlarımın koleksiyonu var. O an belki de en önemli anlardan biriydi. Çünkü en zor yıl ilk seneydi. Üç, dört yıldır takım herhangi bir başarı elde edememişti ve seyircinin buna tahammülü yoktu. Bu ise geçmişten gelen bir şeydi. Ama birşey elde etmek için başarmak lazım. O zaman birinci senede şampiyon olmak gerekiyor. Bana ihtiyar deseler de şampiyonluğu aldık, başlangıç da o zamandı.

    En önemli golün o mudur, Galatasaray'da?

    Birinci Van'a attığım gol, ama tüm attığım goller önemlidir.

    En güzel bulduğun gol hangisiydi?

    O kadar çok gol attım ki. Penaltıların dışında sahanın diğer bölgelerinden attığım çok güzel goller vardı. Bursa`nın kalecilerini mahvettim ve hiç birini de kaçırmadım, affetmedim. Çoğu da güzel gollerdi. Özellikle sağ ayağımla Rapid'e attığım gol, başka güzel gollerim de vardı. Belki de gollerimi en çok kaleciler hatırlar, belki benden daha iyi hatırlarlar.

    Ligde oynadığın en zor maçların hangileriydi?

    Derbi maçları her zaman için zordu. Ayrıca Kocaelispor'la oynadığımız maçlar da her zaman zor geçmiştir. Kazanmamıza rağmen sanıyorum İstanbul'a yakın olmalarından dolayı hiç bir zaman korkmadılar.

    80-100 bin kişilik çok büyük stadlarda oynadın. Ama bize Ali Sami Yen, atmosfer açısından diğerlerinden çok farklı bir yerde gibi geliyor. Sen de hissettin mi bunu?

    Hissetmez miyim? Real Madrid ve Barcelona'nın 100 bin kişilik stadları var. Bizim stad ise onların dörtte biri kadar. Ama bizde 25 bin kişinin tamamı tezahürat yapıyor. Diğer stadlarda tiyatro seyreder gibi maç seyrediyorlar. Fark bu ve sahada yaşanan baskı da bu yüzden.

    Bu baskı bir futbolcu için olumlu bir şey mi, yoksa bazen olumsuz etkileri oluyor mu?

    Ben kendimi çok iyi hissediyordum, sadece Ali Sami Yen'de değil bütün sahalarda ve deplasmanlarda. Burada her futbolcu kendisini Arjantin'de veya Brezilya'daymış gibi hissedebilir. Çünkü seyirci çok sıcak.

    Galatasaray'ın özel Hagi seyircileri vardır ve bu çok fazladır. Biliyorsun herhalde?

    Vardır değil vardı... Artık yok... (gülüyor) Ben sadece Galatasaray'ın bir aktörüydüm. Stadda bir gösteri vardı. Ben de o gösterinin içinde rol alanlardan biriydim. Sadece benim için geldiklerini kabul edemiyorum. Futbol bir ekip sporu, sadece bir kişi için gelinmez. Birbirinden farklı onbir kişi var ama hepsi önemli. Çünkü Galatasaray bir gösteri sunuyordu ve biz çok kıymetli oyunculardık. Onlar da güzel bir oyun seyretmek için geliyorlardı.

    Ama her maçta muhakkak özel bir hareket yapardın. O an pozisyon gereği mi, yoksa kendiliğinden mi yapardın bu hareketleri?

    O benim kişisel özelliklerimdi, onları işletmeyi biliyordum. Her gün onları mükemmelleştirmek için çalışıyordum.

    Roberto Carlos'a yaptığın bir hareket hatırlıyorum...

    Bu Tanrı vergisi, nasıl Ümit'in ve Hasan'ın efor kapasitesi var, bana da böyle kaliteli bir özellik vermiş. Ama hem Ümit'e hem Hasan'a hem de Hagi'ye ihtiyaç var. Güzel bir melodi oluşması için orkestranın çalması gerekiyor. Bu orkestra lafını seviyorum, çünkü bir çok kişi melodinin güzel çıkmasını sağlıyor.

    Sol ayağına nasıl hakim oluyorsun, 'benim sol ayağım diğerlerinden farklı' dediğin an hangisidir?

    Çocukluktan geliyor. Annemden ilk önce futbol topu istedim. Benim oğlum da sol ayağıyla oynuyor. Belki de solakların değişik bir özelliği var ve diğer özellikleri de çalışarak elde ettim.

    Yetenek çalışmazsan, üzerine birşey katmazsan bir anlam ifade ediyor mu?

    Her zaman çalışmak lazım, onları mükemmelleştirmek ve otomatik hale getirmek için. Yani top bana gelmeden önce topla ne yapacağımı düşünmek zorundayım, ben de onu yapıyordum. Kişi özelliğine göre bir önceki adımın ne olduğunu tahmin etmeli. Top bana gelmeden önce onunla ne yapacağımı biliyordum. Bu benim en büyük özelliğim. Ve aynı zamanda iyi bir tekniğe sahip olmam.

    Galatasaray'lı futbolculara oynadığın sürece çok şeyler öğrettiğini düşünüyorum.

    Onlar için bir şans. Daha genç olduklarından benden birşeyler öğrendiler. Ben de aynı şekilde 19-20 yaşlarından benden daha büyük olanlardan birşeyler öğrendim ve kendimi geliştirdim. Bu aynı zamanda benim de şansımdı, diğer gençlerin de şansıydı benden birşeyler öğrenebilmeleri...



    En istekli olan hangisiydi?

    Bir şeyler öğrenmek için öncelikle istemek lazım ve diğerleri kendi özelliklerine göre ne kadar alabilirlerse o kadar aldıklar. En büyük ve hızlı ilerlemeyi Emre Belözoğlu yaptı. En büyük şans onundu. Çok genç ve çok yetenekliydi. Ve hemen patlama yapması için ona yardımcı olan çok kişi oldu.

    Hagi frikik atarken ne düşünürdün, nasıl karar verirdin nereye atacağını, neye bakardın?

    Bu çalışma sonucu elde edilen bir şey. On yaşından beri çalışıyorum ozamandan beri öğreniyorum. Sürekli tekrar ederek mükemmeliğe ulaşırsın, başka türlü olmaz.

    Fazla gerilmeden atardın frikikleri...

    Benim çok fazla mesafeye ihtiyacım yoktu. Çünkü serbest vuruşta kısa mesafede daha iyi koordinasyon sağlarsın ve topa daha teknik vurursun. Daha uzun mesafede daha hızlı vurursun.

    Genç futbolculara aktarmadığın, sadece kendinde saklı tuttuğun bir yeteneğin, özelliğin var mı?

    Hayır yok, her gün artı bir şey yapmak istedim. Yarın ne yaparım diye düşünüyorum. Gençlere söyleyebileceğim de budur. Her gün artı bir şeyler yapmak, hırslı olmak. Hıslı olan daha uzağa gider.

    On numaralı forma geçen sene hiç bir futbolcuya verilmedi. Bunu biliyorsun. İlk duyduğunda neler hissettin?

    Güzel bir davranış. Demek ki beni unutmadılar ama daha önemli olan o forma numarasıyla birinin oynaması, o formanın yok olmamasıdır. Taşıyacak olan kişinin, dünyada on numaranın büyük bir görevi var. Karar verici, son 3 metrede farkı yaratan oyuncudur.

    Galatasaray'da oynadığın sırada transfer teklifi aldın mı?

    Hiç bir takım Galatasaray'dan daha iyi olamazdı. Benim için herşey çok mükemmeldi. Diğer takımlar bana ne verebilirdi ki? Belki daha çok para.

    Hiç daha fazla para teklif edildi mi?

    Edebilirlerdi ama olmadı. Galatasaray'dan çok memnundum. Bir takımdan başka bir takıma sadece daha yüksek bir standard sağladığı zaman gidebilirdim. O benim kariyerimin sonlarında oldu ama ben Galatasaray'da kendimi çok iyi hissediyordum.

    Galatasaray'da Hagi'ye jübile yapılmadı ve taraftar Hagi için hala jübile istiyor. 2 yıl geçti hiç bir şey değişmedi.

    Samimiyetle söylüyorum ki bu kelime beni çok yoruyor. Bana sormayın, başkasına sorun.

    Biz sorduk yapacaklarmış....

    Öyle mi? Galatasaray beni çağırdığı zaman her zaman memnuniyetle gelirim. Her şey için gelirim... Herşey bana bağlı değil, ben telefon bekliyorum.

    Genelde kaptanlık yapmadın, ama aslında kaptandın?

    İlk sene gündeme geldi ama, Galatasaray'ın kaptanı vardı. Tugay ve Bülent. Bunun bir anlamı olmazdı, kaptan olmak fazla bir şey ifade etmezdi. Onu çok iyi taşıyan birileri vardı. Ben sadece o takımın bir oyuncusuydum. Önemli olan benim iyi hissetmem. Yabancı olarak önemliydim Galatasaray için. Kolluk? Önemli değildi.

    Bazen futbolculara yerlerini gösterir, bazen de onlara kızardın. Bundan dolayı hiç tepki almadın diye hatırlıyorum, doğru mu?

    Çünkü bunları onlardan daha yaşlı biri söylüyordu. Darılmamaları gerekiyordu. Bir ağabey gibiydim. Herkes bir şeyler öğreniyordu. *bu kelimeyi kullanmak yasak* olan ise dinlemeyendir. Olumlu bir şeydi.

    Kamplarda oda arkadaşın kimdi?

    Bülent'ti.

    İki kaptan yanyana kalıyordu yani?

    Evet. En çok Bülent'le kaldım.

    Galatasaray'a gelmek gibi bir projen var mı? Bunlar konuşuluyor mu?

    Galatasaray beni ne zaman çağırırsa gelirim. Burada beş yılımı geçirdim ve bu soruya cevap verecek gibi hissetmiyorum. Futbolu bırakmama rağmen futboldan kopmayıp antrenörlük yapmayı istiyorum. Galatasaray beni ne zaman çağırırsa gelirim, yardımcı olurum.


    Romanya milli takımını neden bıraktın?

    Başkan bana iki yüzlülük yaptı. Antrenör olarak 20 gün içinde oynanan dört maçta fazla birşeyi değiştiremezdim. Aynı zamanda yanlış anlaşılma da oldu. Bence o hatalıydı, ayrılmam daha iyi oldu. Ama Iordanescu ile konuşuyoruz. Milli takımla ilgileniyorum. 19 yıl futbol oynadım. Gerçek bir evlilik gibiydi, çok şey kazandık. Ama Dünya Kupası'na katılamamamıza çok üzüldüm. Ancak gördüm ki katılsak da şansımız yoktu. Hagi iki haftada mucize yaratamaz. Zaman gerekiyor, bu zamana sahip değildim.

    Romanya'da şu anda otel işletiyorsun. Bir günün nasıl geçiyor? Galatasaray maçlarını izleyebiliyor musun?

    Bundan sonraki hayatımda hep futbol olacak. Otelim olmasına rağmen kendimi başka bir yerde göremiyorum. Otel sadece bir yatırım. Ama benim hayatım sadece futbol, en büyük hobim.

    Bir röportajında ilahım Cruyff'du demiştin. Şimdi Türkiye'de bir çok futbolcu benim idolüm Hagi diyor. Ben Galatasaray dergisi olarak 5 yıllık hizmetlerin için çok teşekkür ediyor ve Galatasaray taraftarına bir şeyler söylemeni istiyorum.

    Öncelikle onlara teşekkür ediyorum, alkışları ve her zaman destekledikleri için, beni unutmadıkları için. Onları tatmin etmek için bir çok şeye katlanmaktan mutluyum. Onlara sağlık diliyorum.

    Ölene kadar Galatasaray'ı desteklesinler, 12 oyuncu onlar. Zor anlardaki en önemli oyuncu onlar...






    Hagi'nin Gözüyle Arkadaşları


    Fatih Terim: En hırslı, bu yüzden çok büyük yerlere geldi.

    Popescu: Akrabam. Çok iyi bir profesyonel, saygılı ve zeki.

    Filipescu: Ne istediğini bilir, öğrenmeyi sever. Ama daha hırslı olmalı.

    Adrian Ilie: Büyük bir yetenek, çok saygılı, daha çok fedakar olmalı.

    Lutu: Yetenekli bir oyuncu ama fiziği yardım etmedi.

    Taffarel: Tanıdığım en iyi dosttu. Benim için son 20 senenin en iyi kalecisi. Süper bir adam, çok neşeli biri, bizi neşelendirirdi. Çok iyi bir aile babası.


    Ümit Davala: Almanya'da yetişmiş, Almanların sahip olduğu özelliklere sahip. Herşeyini feda eder, disiplinli, çok zeki.

    Capone: Her zaman çok uyumayı severdi, ama çok iyi bir oyuncuydu. Belki de Brezilya'lı olduğundan. Ama çok saygı gösteren ve akıllı biri.

    Emre Belözoğlu: Yetenekli ama belki de çok daha genç. Ama zamanla bunu aşacak. Yalnız, herşeyi bildiğini sanmasın.

    Okan: Türk insanının ruhunu taşıyor. Çabuk, her yerde her zaman, sıcak. Biraz da teknik özelliği var. Okan'ı gördüğün zaman bir Türk oyuncuyu görebilirsin. Sahada herşeyini feda eder, ama biraz çabuk darılır.

    Tugay: Galatasaray'ın diğer bir sembolü, büyük bir kalbi var, çok içten biri ve çok iyi bir oyuncu. Dünya kupasında çok iyi oynadı.

    Arif: Her zaman beğendiğim bir takım oyuncusu ve arkadaş. Çok saygı gösterir, biraz çekingen, çok yetenekli. Her iki ayağını da kullanır ki bu bir oyuncuda çok zor bulunan bir yetenektir. Büyük bir karakter olarak görüyorum kendisini.

    Bülent Korkmaz: Çok ciddi, saygıdeğer, çok çalışkan ve herşeyini Galatasaray'a feda eder.

    Hakan Şükür: Türkiye'nin tartışmasız bir sembolü ve starı. Sahip olduğu isimle yaşaması zor olan biri. Kendisiyle her zaman çok iyi anlaştım. Çok duygusal, bu demektir ki iyi bir insan. Ama o star etiketiyle yaşamak biraz zor. Zirve gibi...

    Hasan Şaş: Motor? "Formülo Uno!"

    Ergün: Benim Maradona'mdı.

    Vedat: Hem iyi, hem kötü. Galatasaray'da geçirdiği altı sene boyunca eleştirilere rağmen antremanda hiç sorun çıkarmadı, yetenekli.

    Suat: Akılı ve deneyimli. Küçük ama şeytan gibi, çok akıllı

    Fatih Akyel: Allah kendisine bir çok özellik vermiş. Genç, daha fazla çalışmalı. İnsanlara çok çabuk ısınan bir yapısı var. Belki seneler geçtikçe daha deneyim kazanacak.

    Hakan Ünsal: "Küçük!" Çok iyi eğitimli, saygılı, çok güçlü, tam Türk. Çok iyi bir arkadaş. Futbolcu olarak çok iyi özelliklere sahip, çalışkan. İki ameliyat geçirdi, ama dört ay içinde iyileşti.

    Müfit Hoca: Oyuncu olarak tanımadım. Ama antrenör olarak her zaman Terim'i destekledi. İkinci antrenör olarak her zaman işini iyi yaptı. Bana yardım etti, aynı mahallede oturuyorduk.

    Bülent Hoca: Deneyimli, yaşlı görünse de bir şeyi söylediğinde iki kere düşünür. Saygı duyarım kendisine...

    Eser Hoca: Sabahtan akşama kadar çalışan bir spor adamı. Spor yapmayı ve çalışmayı çok sever. Çekingen, kalecileri çalıştıran çok iyi bir profesyonel.


  2. #2

    Standart

    boyle bı adam galatasaraya bı daha gelmez

  3. #3

    Standart

    kulübümüze geri geldi nihayet i love you hagi

  4. #4

    Standart

    galatasaray da hagi devri tekrar başlıyor umuyorum ki tekrar yükselişe geçeceğiz ı love you hagi

  5. #5

    Standart

    Bu adamı sevmemek mümkün değil... I love you Hagi

  6. #6

    Standart

    galatasarayı galatasaray yapan futbolculardan birisi gerçekten izlenmeye değer bir oyuncu videoyu izleyince neden gönüllerimize taht kurmus daha iyi anlıyorum...


Benzer Konular

  1. George Hagi Belgeseli | DVBRip XviD | 3 Alt | Download | iNDiR
    Konu Sahibi icesea Forum Yerli TV Show ve Belgeseller
    Cevap: 6
    Son Mesaj : 02.Aralık.2011, 00:50
  2. Unutulmaz Film Replikleri
    Konu Sahibi EnGeReK Forum SineKafe | Film Dizi Sohbet | Afiş Fragman
    Cevap: 2
    Son Mesaj : 13.Nisan.2011, 10:39
  3. Unutulmaz Film Hataları Fotoğrafları | Movie Mistakes
    Konu Sahibi Overdoze Forum SineKafe | Film Dizi Sohbet | Afiş Fragman
    Cevap: 8
    Son Mesaj : 28.Mayıs.2009, 13:25
  4. Dünyanın Unutulmaz Frikik Golleri
    Konu Sahibi DayLight Forum Avrupa - Bahis ve Tahminler
    Cevap: 4
    Son Mesaj : 10.Mart.2008, 16:40
  5. 2007'in Unutulmaz Golleri
    Konu Sahibi DayLight Forum Avrupa - Bahis ve Tahminler
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 08.Şubat.2008, 15:15