emlaklik & sedatyucel

Özelleştirme Nedir? Neden Özelleştirme?

Neden Özelleştirme? Son 20 yılı aşkın sürede tüm dünyada giderek artan ölçüde benimsenerek yaygınlaşan ekonomik uygulamalardan biri KİT'lerin özelleştirilmesidir. Bu akımın doğuşu, 1960'ların sonlarında görülmeye başlayan ekonomik büyümedeki gerileme ve 1970'lerin başında ortaya çıkan ekonomik krizle bağlantılıdır. Söz konusu ekonomik kriz, özellikle 1. petrol krizi (Ekim 1973'te Arapların İsraille savaşta petrolü silah olarak kullanmaları) ve kısmende 2. petrol krizi -1979'da İran'da

Bu konu 16866 kez görüntülendi ve 6 yorum aldı ...

    Konuyu değerlendir: Özelleştirme Nedir? Neden Özelleştirme?

    5 üzerinden 5.00 | Toplam: 3 kişi oyladı ve 16866 kez incelendi.


Toplam 7 adet sonuctan sayfa basi 1 ile 7 arasi kadar sonuc gösteriliyor
  1. #1

    Standart Özelleştirme Nedir? Neden Özelleştirme?

    Neden Özelleştirme?

    Son 20 yılı aşkın sürede tüm dünyada giderek artan ölçüde benimsenerek yaygınlaşan ekonomik uygulamalardan biri KİT'lerin özelleştirilmesidir. Bu akımın doğuşu, 1960'ların sonlarında görülmeye başlayan ekonomik büyümedeki gerileme ve 1970'lerin başında ortaya çıkan ekonomik krizle bağlantılıdır.


    Söz konusu ekonomik kriz, özellikle 1. petrol krizi (Ekim 1973'te Arapların İsraille savaşta petrolü silah olarak kullanmaları) ve kısmende 2. petrol krizi -1979'da İran'da Humeyni devrimi- ile derinleşmiş ve en güçlü ekonomileri bile sarsmıştır. Devletin ekonomideki payı o yıllarda hep büyüme eğiliminde olmuş; ancak ekonomik büyüme yavaşlayınca enflasyon ve durgunluğu aşmada ve serbest rekabet piyasasının işleyişini sağlamada, devletin müdehalesi yeterince etkili olamamıştır.


    Ekonomik krizlerin önlenememesi bir yana"her alanda genişleyen devletin, dinamik bir özel sektör ve sağlıklı büyüyen bir ekonomi için tamamlayıcı değil engelleyici olduğu" yolunda yeni liberal görüşler güç kazanmıştır. Devlet mekanizmasının kendi esneksizliğine ek olarak, "Devlet müdahalesi"nin "ekonomideki genel esnekliğide azalttığı", devletin hizmet üretirken özel kesime kıyasla "verimsiz" olduğu ve "aşırı büyüdüğü" görüşleri birleşmiş; kısaca devletin küçültülmesi denilebilecek bir akıma dönüşmüştür.

    Özelleştirme nedir?

    Dar anlamda özelleştirme KİT'lerin mülkiyet ve yönetiminin özel sektöre devrinin bu yolda tamamı veya bir kısmı kamuya ait ekonomik kuruluşların özel sektöre satışını ifade eder. Geniş anlamda ise, iktisadi mali sosyal ve siyasal nedenlerle milli ekonomi içerisinde kamu kesimi faaliyetlerinin sınırlandırılmasına veya tamamen ortadan kaldırılmasına yönelik yapılan uygulamalar bütünüdür.
    Özelleştirmenin Amaçları nelerdir?

    Özelleştirmenin çeşitli ekonomik, mali, sosyal ve siyasal nitelikli amaçları vardır. En başta gelen amacı ve gerekçesi ekonomik olup işletmelerin daha etkin, verimli ve karlı çalışabilecek hale getirilmeleri, böylece etkinliğine güvenilen piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılmasıdır.


    Özelleştirmenin Mali Amaçları
    • Servetin geniş kitlelere yayılması -Dev kuruluşlar olan KİT'lerin hisse senetlerinin, küçük tasarruf sahiplerine, personeline ve yöneticilerine satılmasıyla-
    • Hazine üzerindeki yüklerinin azaltılması, Alternatif finansman kaynağı olması
    • Devlete gelir sağlanması
    • Yabancı sermaye girişinin, teknoloji ve yeni yatırımların özendirilmesi


  2. #2

    Standart

    seni buralarda görmek çok büyük mutluluk abicim saygılar yengeme selamlar ufaklığa öpücükler
    TeAcHeR bunu beğendi.

  3. #3

    Standart

    Özelleştirme nedir?

    Niçin yapılıyor?

    Özelleştirme Batı oligarşisinin kendi çıkarı için geliştirdiği Neoliberalizmin, daha doğrusu bu öğretinin temeli olan rekabet kavramının dayatmalarından biridir.

    Büyük bilim adamı Karl Polanyi 1944’de, XIX. yüzyılın pazara dayalı sanayi toplumunu eleştirdiği baş eseri “Büyük Dönüşüm”ü (İletişim Yayınları, İst., 2000) yayımladı. Polanyi kitabında şu isabetli teşhisi yapıyordu: “Pazar ekonomisinin insanoğlunun ve doğal çevresinin tek hakimi olmasına izin vermek, toplumun çöküşü ile sonuçlanmaya mahkûmdur.”

    Polanyi, böyle bir yıkımın asla gerçekleşmeyeceğini söylüyordu. Ne yazık ki, aradan geçen yıllar Polanyi’nin iyimserliğini boşa çıkardı. Liberalizm hortladı, “Neoliberalizm” adıyla yeniden canlandı.
    Nasıl oldu da, Neoliberalizm, sığındığı kenar mahalleden çıkıp, dünyanın egemen doktrini haline geldi?

    IMF ve Dünya Bankası nasıl oluyor da, ülkelerin -verdiği Bağımsızlık Savaşı ile dünyaya örnek olmuş Türkiye gibi bir devletin de- iç işlerine karışıp, onları olumsuz koşullar altında dünya ekonomisi içinde eritmeye zorlayabiliyor?

    Bugün ülkemizi de -aramızdaki “bedhah”ların yardımıyla- pençesine geçirip boğmakta olan Neoliberalizm canavarının doğduğu yer Amerika’dır. Chicago Üniversitesi’nde ekonomist-felsefeci Friedrich von Hayek ile Milton Friedman gibi öğrencilerinin çekirdeğini oluşturdukları küçük bir gruptan yola çıkan neoliberaller ve onları parasal olarak destekleyenler; muazzam bir “vakıflar, enstitüler, araştırma merkezleri, yayınlar, öğretim üyeleri, yazarlar ve halkla ilişkiler ağı” kurarak düşüncelerini ve doktrinlerini geliştirip, allayıp pullayıp dünya ülkelerine satmaya giriştiler.

    Eğer insanların beyinlerini zaptederseniz, yürekleri ve elleri de arkadan gelecektir.

    İdeolojik çalışmalar ve pazarlama etkinlikleri gerçekten mükemmeldi. Milyarlarca dolar harcadılar. Sonuç, harcanan her bir kuruşa değecek nitelikteydi. Çünkü hedeflerine ulaştılar: Neoliberalizmin, insanlığın biricik normal ve doğal varoluş biçimi olarak görünmesini sağladılar. Ne kadar felakete yol açarsa açsın, kaç mali krize neden olursa olsun, ne kadar tutunamayan ve kaybeden insanla sonuçlanırsa sonuçlansın, Neoliberal sistemi, Tanrı’nın emri gibi bir tür önlenemezlik kisvesine büründürdüler. Kafaları öyle işlediler ki Neoliberal düzen herkes için geçerli biricik ekonomik ve sosyal düzen olarak kabul edildi.

    Neoliberalizm küçük, görünürde hiçbir etkinliği olmayan bir gruptan dogmatik bir doktrine, ruhban sınıfı, yasak koyucu kurumları, hatta belki hepsinden de önemlisi, günahkâr kulları cezalandıracak cehennemi bile olan bir dünya dinine dönüştürüldü [(Küresel Direniş sözcülerinden muhalif iktisatçı) Susan George’un Mart 1999’da yaptığı konuşma: Neoliberalizmin Kısa Tarihçesi,


    Türkiye’de medyada, üniversitelerde, iş dünyasında sabah akşam liberalizm borazanlığı yapanlar, işe bu vâsi propaganda ve desteğin ürünleridir.

    Neoliberalizm, rekabet ve piyasa mekanizması

    Neoliberalizmin, dünyayı ele geçirmeye başladığı yıl 1979’dur. Margaret Thatcher’in iktidara gelip, İngiltere’de “neoliberal devrim”i başlattığı yıl… Friedrich von Hayek’in öğrencisi olmanın yanı sıra sosyal Darwinist olan bu kadın, ödünsüz tutumuyla tanınmış biriydi. Programını savunurken kullandığı slogan şuydu: Başka Seçenek Yok.
    Ne büyük yalan! Hayatta başka seçenek her zaman vardır.

    Thatcher’in öğretisinin, Neoliberalizmin merkezindeki değer rekabettir : Uluslar, bölgeler, işletmeler ve elbette kişiler arasındaki rekabet… Rekabet odak noktasıdır: Çünkü ak koyun ile kara koyunu birbirinden ayırt eden mihenk taşı görevini görüyordu. İster fizikî ister doğal, insanî ya da mâlî olsun, her türlü kaynağın en etkin kullanımını sağlayacağı varsayılan sihirli güçtür rekabet.

    Neoliberallere göre rekabet daima bir erdem olduğundan, sonuçlarının kötü olması da düşünülemez. Pazar mekanizması öylesine mükemmeldir ki, sahip olduğu “Görünmez El” ile -tıpkı Tanrı gibi- en kötü durumları mucizevî bir şekilde güzele ve iyiye dönüştürmeye muktedirdir. Thatcher bir konuşmasında, “Eşitsizliklerle övünmek, yeteneklerin ve becerilerin eşitsiz dağını görerek verilen firelerin hepimizin çıkarına olduğunu vurgulamak başlıca görevimizdir” diyordu. Söylemek istediği, rekabetçi mücadelede saf dışı kalanlar için üzülmemek gerektiğiydi. Rekabetçi düzen “fire veriyorsa”, toplum bundan kazançlı çıkacaktır. Oysa aradan geçen yılların bize öğrettiği, gerçek durumun bunun tam tersi olduğu olmuştur.

    Neoliberaller, öyle sanıyorum ki hayvanlar âleminde geçerli görünen bir yasayı aynen insan topluluklarına da uyguluyorlar. Ancak aldatıcı olan bir muhakeme yöntemi ile, analoji ile… Analoji çoğunlukla doğru sonuca götürmez, insanı yanıltır. Burada da öyle olmuştur. Oysa hayvanlar âleminde geçerli olan “doğal ayıklanma”yı olduğu gibi insan türüne uygulayamazsınız. Çünkü iki topluluk yapıları bakımından birbirinden çok farklıdır. Örneğin insanlar arasında geçerli olan adalet, acıma, onur, hamiyet, özveri... gibi duyguları hayvan topluluklarında ya hiç bulamazsınız, ya da aynı mahiyette bulamazsınız.

    Uygarlıktan dem vuranların bu ilkel öğretisi, ancak hayvanlar arasında geçerli olabilir.

    Özelleştirme neoliberalizmin dayatmasıdır

    Neoliberalizmin temel değeri olan rekabetin bir diğer dayatması da kamu sektörünün küçültülmesidir. Gerekçeleri şu: Kamu sektörü kâr yarışına katılımın ya da pazar paylaşımının temel yasalarına uyum sağlayamaz. Bu sav, bilimsel temeli olmayan sunturlu bir yalandı. Bilimsel araştırmalar göstermiştir ki kamu işletmeleri, en az özel işletmeler kadar kârlı ve verimli olabilir (Önemli olan, insan ve yönetim kalitesidir). Ancak yukarda sözünü ettiğim dünya çapındaki propagandanın etkisiyle büyük yalan tutmuş, özelleştirme geçmiş yirmi beş yılın başlıca ekonomik eğilimlerinden biri haline gelmiştir. Temeli İngiltere’de atılmış, dünyaya da (Türkiye’ye -ABD’nin en büyük müttefiklerinden biri olarak niteledikleri- Turgut Özal ve partisinin işbirliğiyle) oradan yayılmıştır.

    Bilindiği gibi kamu hizmetlerinin neredeyse tümü, iktisatçıların “doğal tekel” dedikleri hizmetleri kapsar. Bir şirket ölçek ekonomilerinin gereklerini yerine getirebilmek için belli bir büyüklükte olmalıdır ki, tüketiciye, en düşük maliyetle mümkün olan en iyi hizmeti sunabilsin. Devlet tekellerinin, söz konusu alanlarda en iyi çözüm olmasının başlıca nedeni de budur. Ancak, neoliberaller kamuya ilişkin her şeyi gözü kapalı “verimsiz” ilan etme alışkanlığındadır.

    Margaret Thatcher’ın her derde deva gördüğü özelleştirmenin bir yan çıktısı da, sendikaların gücünü kırmaya yaramasıydı. Özelleştirme uygulamaları en örgütlü alan oldukları kamu kesimini çökerterek, sendikaların belini bükmüştür. 1979 ile 1994 arasında İngiltere’de kamu kesiminde yitirilen iş, sayısal olarak iki milyonu, oransal olarak da yüzde 20’yi buluyordu. Üstelik, işlerini kaybedenlerin hepsi de sendikalıydı. Özel sektördeki istihdam, söz konusu on beş yıl için âtıl durumda olduğundan, İngiltere’deki toplam iş kaybı 1.7 milyona ulaşmıştı ki, bu da 1979’la karşılaştırıldığında istihdamda yüzde 7’lik bir daralma demektir. Neoliberaller için işçi sayısı ne kadar düşük olursa o kadar iyi demektir; çünkü, işçiler onların gözünde sermaye sahiplerinin lokmasında gözü olan kesimdir.

    Özelleştirmenin gerçek amaçları

    Özelleştirmenin temel hareket noktası ne ekonomik verimlilik sağlamak ne de tüketiciye daha iyi hizmet sunmaktır. Özelleştirmenin başlıca amacı, kaynakları sosyal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için kullanabilecek olan kamunun cüzdanını açıp, serveti kamudan özel sektöre aktarmaktır.

    İngiltere’de olsun, diğer ülkelerde olsun, özelleştirilen kuruluşların hisselerinin önemli bir kısmı, daha sonra finansal kuruluşların ya da çok büyük yatırımcıların eline geçmiştir. British Telekom’un hisselerinin sadece yüzde 1’i, British Aerospace’in hisselerinin ise yüzde 1,3’ü çalışanları tarafından alınabildi. Bayan Thatcher’in açtığı “cihat”tan önce, İngiltere’deki kamu sektörü kuruluşlarının pek çoğu kâr ediyordu. Sonuç olarak 1984’de kamu kuruluşları hazineye 7 milyar pound katkıda bulunmuştu. Bu paranın tümü artık özel sektördeki hissedarlara gitmektedir.

    Özelleştirilen kuruluşlardaki hizmet kalitesi öylesine bozulmuştur ki bugün Yorkshire su şebekesinde fareler cirit atmaktadır; Thames trenlerine binip de hayatta kalmayı başaranlar madalyayı hak eder duruma gelmişlerdir!

    Dünyanın her tarafında aynı mekanizmalar işlemektedir. İngiltere’de özelleştirme ideolojisini yaratan entelektüel ortak, Adam Smith Enstitüsü’dür. ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Dünya Bankası da, Adam Smith Enstitüsü uzmanlarından yararlanarak, özelleştirme doktrinini Güney’de yaygınlaştırmışlardır. 1991’e kadar Dünya Bankası, süreci hızlandırmak için 114 ülkeyi borçlandırmıştır; her yıl Küresel Kalkınmanın Maliyeti raporunda Banka’dan kredi alan ülkelerde yürütülmekte olan yüzlerce özelleştirmeye ilişkin bilgi yer almaktadır.

    Bu nedenledir ki artık özelleştirme sözcüğü yerine, gerçekleri daha iyi anlatan kavramlar kullanmak gerekir: Yabancılaşmadan ve on yıllardır binlerce insanın alın terinin ürününün bir avuç büyük yatırımcıya peşkeş çekilmesinden söz etmeli. Bu, gelmiş geçmiş her kuşağın yaşayabileceği en büyük soygundur aslında.

    Ne yazıktır ki bu yabancılaşma, bu peşkeş ve soygun Türkiye örneğinde çok daha trajik boyutlarda kendini gösteriyor.

    Türkiye’de özelleştirme

    Türkiye’de neden özelleştirme yapılıyor?

    Yanıtı çok basit! Çünkü işbirlikçilerin efendileri öyle istediği için… Neoliberal dayatmaya boyun eğildiği için… Batı’nın (ABD ve AB’nin) büyük sermayedarları ile onların yerli ortaklarının çıkarları gerektirdiği için... Türk milletinin geleceği bu hamiyetsizlerin umurunda bile değildir.

    Türkiye’de özelleştirme stratejik öneme sahip bütün KİT’leri, dolayısiyle Ulus-Devlet’i, Atatürk Türkiyesi’ni tasfiye etme sürecidir. IMF ve Dünya Bankası desteğinde, bütün kamu varlıklarını haraç-mezat elden çıkarma aymazlığıdır.

    Özelleştirme Türkiye’de IMF ve Dünya Bankası’na yaranmanın, bunların mâlî ve politik desteğini alabilmenin, dolayısiyle zengin ülkelerin çıkarlarına hizmet etmenin bir aracıdır. Gerçekte Batı sermayesinin hizmetinde olan bu kuruluşların patentini taşıyan programın dayattığı, hükümetleri bağlayıcı, daha doğrusu tutsak kılıcı, aşağılayıcı bir programdır. Program dayatma olduğundan, özelleştirme de bir dayatmadır. Her ikisi de yalnızca sömürgen Batı’nın çıkarları içindir. Her ikisi de kaçınılmaz olarak Türk ulusunun çıkarlarını, ulusal hayatın insani ve sosyal boyutlarını ayaklar altına alır. Çünkü esas olan Neoliberalizmdir, güçlü olan liberalizm ister. Bir göz atın Avrupa iktisat tarihine, İngilteresi, ABD’si, Almanyası, Fransası, bu emperyalist devletlerin her biri önce korumacı ve devletçi iken, sanayileşmelerini gerçekleştirir gerçekleştirmez liberal kesilmişlerdir [Kanıtlar için bakınız: Ha-Joan Chang, Kalkınma Reçetelerinin Gerçek Yüzü, İletişim Yayınları, İst., 2003].

    Özelleştirmeler, “yapısal uyum, yapısal reform” gibi cafcaflı söylemler altında, Türk halkının nesi var nesi yok, üç beş yiyiciye peşkeş çekmek için yapılıyor. Son TÜPRAŞ satışında olduğu gibi: Değeri en az 7 milyar dolar olan bu dev tesis yalnızca 1 milyar dolara bir yabancı ile onun türedi işbirlikçisine satılmıştır. İnsanın böyle bir satış kararının altına imza koyması için, gaflet mi, dalalet mi, yoksa hıyanet mi içinde olması gerekir? Bilemiyorum. Kamu iktisadi teşekküllerinden her biri kamu mülkiyetinden çıktıkça, ekonomik bağımsızlığımızın (istiklalimizin) bir kalesi daha düşmanın eline geçmektedir. Atatürk’ün kehaneti burada tam yerini buluyor:

    Ey Türk Gençliği, seni istiklalinden yoksun kılacak dahili ve harici bedhahların olacaktır.

    Son açıklanan özelleştirme takviminin biricik anlamı şudur: “IMF-Dünya Bankası patentli özelleştirme programı asla değişmemektedir. Değişen, yalnızca uygulayıcısıdır. Uygulayıcı daha önce DYP, ANAP, DSP, MHP hükümetleriydi; şimdi A.K.P hükümetidir.” Hem de ne uygulayıcı! Tayyip Hükümeti IMF’ye verilen taahhütlerin daha da ötesine geçerek mevcut özelleştirme programına, yoksul halkımızın öz malı olan yeni kuruluşlar eklemiştir. Bunu da Türk halkının çıkarı için değil, sermaye çevrelerine ve IMF’ye kendini beğendirme kaygısıyla yapmıştır. Tıpkı Kıbrıs konusunda olduğu gibi, Türk halkının refahını peşkeş çekmekte hep “bir adım önde”dir. Büyük bir olasılıkla, eklenen yeni kuruluşların müşterileri de hazırdır.

    Özelleştirme Türk ulusunun kaynaklarını âtıl kılmak, değersizleştirmek için yapılıyor. Bu kuruluşlar bile bile bakımsız bırakılıyor, yenilenmiyor. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun (BYDK) yayımladığı en son rapora göre, özelleştirme programında olan kuruluşlar sürekli zarar etmiştir. Gerçekte maksatlı olarak zarar ettirilmiştir. Kuruluşların finansmanı için aktarılan kaynaklar Özelleştirme Fonu’nun kaynak-kullanım dengesini olumsuz yönde etkilemiştir. Yıllardır özelleştirme kapsamında tutulan kuruluşların yapıları bozulmuş, çoğu verimsiz hale gelmiştir [A. Konukman, “Hükümet 13 Ocak’ta Açıkladığı Özelleştirme Programını Durdurmalı: Hemen şimdi”(12.2.2004)]. Gerçekte bilerek bozulmuş, bilerek verimsiz hale getirilmiştir.

    Özelleştirme Türk halkının ortak mallarını iç ve dış para babalarına yağmalatma ve hortumlatma için yapılıyor. Bu nedenledir ki mafya ve yolsuzluk çeteleriyle sıkıca bağlantılıdır. İşin ucu politikacılara, hükümetlere, bürokratlara kadar gitmektedir. Yahudi kökenli Amerikan sermayesine hediye edilen TÜPRAŞ karşılığında 400 milyon dolar rüşvet alındığından söz ediliyor [Aydınlık, 15.2.2004]. Ancak “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali, yolsuzluk usturuplu bir şekilde gerçekleştirilmekte, olası bir hesap sormaya karşı bütün açıklar önceden kapatılmaktadır.

    Özelleştirme Türkiye’yi yeniden sömürgeleştirmek için yapılıyor: Cumhuriyet’in ilanından bu yana halkımızın bin bir özveriyle yarattığı ulusal varlıklarımız, hem de kelepir fiyatına birer birer yabancıların ve onların uşağı yerli ortaklarının eline geçmektedir. Ekonomisi yabancıların eline geçen ülke kalıcı olamaz, bağımsız olamaz. Sömürgeleşir. Türkiye için parçalanma tehlikesi de vardır.

    Oysa Atatürk ne demişti:

    Türkiye devletinin bağımsızlığı kutsaldır. O sonsuza kadar güvenlikte olmalı ve korunmalıdır.

    Sonuç

    Neoliberalizm güçlü olanın felsefesidir. Dolayısiyle güçlüden yanadır. Zayıfa yaşama hakkı tanımaz. Şimdi bu görüşü dünya gerçeğine uygulayalım (“Güçlü” nitelemesini gelişme yarışında önde olma, “zayıf” nitelemesini geride kalma anlamında kullanıyorum):

    Dünyada güçlü olan kim? Batı!

    Zayıf olan? Türkiye dahil, az gelişmiş ülkeler!

    Demek ki Güçlü Batı zayıf ülkelere, örneğin Türkiye’ye hayat hakkı tanımıyor.

    Özelleştirme yapan ve bunu destekleyen, Neoliberalizme hizmet eder. Neoliberalizme hizmet eden, Batı oligarşisine hizmet eder. Onun zayıf ülkeleri, Türkiye’yi sömürgeleştirme hedefine yardımcı olur. Bu, Vatana ve Millete ihanet değilse, nedir?

    Demek ki özelleştirmeye karşı çıkmak, en az irticaya karşı çıkmak kadar gereklidir.

    Her gerçek Atatürkçü’nün ilk görevlerinden biri budur. Kendini “Atatürk’ün izinde sananlar”ın dikkatine sunulur.

  4. #4

    Standart

    ÖZELLEŞTİRME NEDEN YAPILIR....

    -verimlilik artışının sağlanması açısından yapılır.
    - Özelleştirme kamu sektörünün borçlanma gereğini azaltmak için de yapılabilir.
    - Özelleştirme üretken kurumların karar verme sürecini devlet tarafından müdahaleyi azaltmak için de yapılabilir.
    - Özelleştirme, kamuda ücret düzeyinin tespitinde ortaya çıkan sorunlardan kurtulmak için de yapılabilir.
    - Veya özelleştirme hisse senedi mülkiyetini tabana yaymak için de yapılabilir.
    - Hatta özelleştirme bir üretici kamu kurumunda çalışanların hisse senedi mülkiyetini artırmak için de yapılabilir.





    A-Özelleştirme Uygulamalarının Tarihi Gelişimi

    Bir dünya sistemi olarak kapitalizmin, 20. yüzyılda, çeşitli devresel ve bölgesel krizler yanında, iki büyük ve kapsamlı bunalım yaşadığı ileri sürülmektedir. Bunlardan birincisi 1929’da. İkincisi ise 1970’li yılların ortasına doğru patlak vermiştir (Sayer, 1986, s.43). 1929 bunalımından şiddetle etkilenen sistemin yeniden inşasında, sistem içi bir çözüm olarak kamu girişimciliği savunulmuştur. Gerçekten de, 1929 ekonomik bunalımı, en aşırı liberal ekonomi yanlılarını bile, piyasa mekanizmasının ekonomiye kendiliğinden ve dengeli biçimde yön vereceği konusunda kuşkuya düşürmüştür (Kepenek, 1990, s.21).

    Keynes’in bunalımdan çıkmak için, talep doğrucu kamu harcamalarının arttırılması yönündeki önerileri de, bu gelişmeleri teşvik etmiştir. Her ne kadar, bu teşviklere geçici bir çözüm olarak bakılmışsa da, ikinci dünya savaşından sonra kamu girişimciliği yine ön plana çıkmıştır. Savaş sonrasında, hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde yaygın bir şekilde uygulanan ekonomiyi devlet eliyle canlandırma girişimleri, devlet mekanizmasının toplumsal örgütlenme içindeki yerinin yeni baştan gözden geçirilmesine ve sosyal refah devleti kavramının yerleşmesine yol açmıştır (Berberoğlu, 1987, s.16). böylelikle, bütün yurttaşların refahının devlet tarafından üstlenildiği bir yapı söz konusu olmuş ve devletin ekonomik hayattaki yeri ve önemi artmıştır.

    1970’li yılların ortalarında baş gösteren stagflasyon ile birlikte, uygulanan ekonomi politikaları ve bunların dayandığı teorik temeller hakkında ciddi tereddütlerin doğduğu (Savaş, 1984, s.173) ve 1929’da başlayan gelişmelerin tam tersi bir dalganın ortaya çıktığı görülmektedir. Verimli ve etkin çalışmayan, doğal monopol olmanın avantajlarını verimsiz bir yapılanma için gerekçe sayan, politik etkilenmeye açık bulunan ve en önemlisi de kamu açıklarının baş etkeni kabul edilen kamu teşebbüsleri, bunalımın suçlusu olarak kabul edilmiştir. Bu nedenle, gelişmişlik düzeyi birbirinden çok farklı ekonomilerde faaliyet başlatılmıştır (Şener, 1986, s.43)

    Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi akımı, İngiltere’de,1970’li yılların sonlarından itibaren yaygınlaşmıştır. Yukarıdaki düşünceleri kabul eden ve devletin ana sanayi kollarındaki kontrolünün özel işletmeciliği sınırlandırdığını, piyasa hareketlerinde yapay hareketlere neden olduğunu, bütçe açıklarını ve dolayısıyla vergi artırımlarını zorunlu kıldığını kabul eden yaklaşımlar (Birch, 1988, s.25) bu harekete hız kazandırmıştır. Bu gelişmeler ile birlikte, 1989 yılında Berlin duvarının çökmesi, soğuk savaşı sona erişinin ve merkezi planlı ekonomiler ile kamu teşebbüslerinin,yerini piyasa ekonomisi ve özel teşebbüse devrettiği yeni bir ekonomik düzeninde başlangıç işareti olmuştur (Viravan,1991, s.45). daha sonrada, Doğu ve Batı Avrupa Ülkeleri,ABD,Güney Asya Ülkeleri ve diğer gelişmekte olan ülkeler bu sürece katılmışlardır.
    B- Özelleştirme Uygulamaları Ve Sonuçları

    Kamu sektörünün yükünü hafifletmeyi amaçlayan özelleştirme çalışmaları, ABD,Batı Avrupa Ülkeleri,Doğu Avrupa Ülkeleri ve gelişmekte olan ülkeler tarafından sorunları çözeceğine inanılan bir uygulama heyecanıyla yürürlüğe konulmuşlardır. Bu ülkelerden bazılarındaki özelleştirme uygulamaları ve sonuçları şöylece özetlenebilirler.

    1-Amerika Birleşik devletlerindeki Özelleştirme Çalışmaları ve Sonuçları

    Özelleştireme, ABD’de en belirgin biçimiyle devlet ve yerel düzeyde revaç bulmuştur. Federal hükümet, bütçe fonlarının azalması, yeni bono çıkartılması konusunun onaylanarak reddedilmesi ve arttırılmış vergilere karşı gelişen hoşnutsuzlukla karşılaşan devlet ve yerel politikacıları, birçok durumlarda, kamu altyapı yatırımları ve hizmetlerinin özel kesimce gerçekleştirmesi için zorlamıştır. Federal düzeyde özelleştirme, Başkan Reagan’ın kurduğu Federal Mülkiyeti İnceleme Teşkilatı (Federal Property Review Board) ile 1982 Şubat’ında başlamış bulunmaktadır. (Hanke, 1990, s28)

    Şu anda A.B.D.’lerinde kamu hizmetlerinin önemli bir bölümü özelleştirilmiştir. Özellikle belediye hizmetleri, cankurtaran hizmetleri, hapishane hizmetleri, çöp toplama hizmetleri, itfaiye işleri, büyük oranda özel kesimce yürütülmektedir. Böylelikle, yerel yönetimlerde gerçekleşmiş olan büyük çaplı özelleştirmeler sayesinde, 40.000 nüfuslu beldelerde devlet memuru sayısı 55 civarına inmiştir. (Doğan, 1993, s.156) Merkezi yönetimde de benzeri bir özelleştirme hızı göze çarpmaktadır. Aslında, yapısal olarak da özel teşebbüse ağırlı veren A.B.D: ekonomisinde, büyük bir güze sahip bulunan haberleşme ve telekomünikasyon hizmetleri, öncü bir uygulama ile özelleştirmeye geçilmiş ve bu alanda rekabetçi bir piyasa yapısı oluşturulması yönünde ciddi adımlar atılarak yerel şebeke işlemcilerinin tamamı özelleştirilmiştir.(Aktan, 1993) Bunlardan ayrı olarak, havayolları, demiryolları, yük taşımacılığı ve otobüs hizmetleri yasal düzenleme ve müdahaleler dışında bırakılmış, yapılan değişikliklerle bu sektörlerde yasal-kurumsal serbestleşme süreci tamamlanmıştır. (Aktan, 1986)

    A.B.D.lerinde yapılan ve merkezi hükümet il yerel yönetimler nezdindeki kuruluş ve hizmetlerin özelleştirilmesini sağlayan girişimler oldukça yararlı sonuçlar vermişler: bu sektörlerdeki rekabeti ve verimliliği arttırmışlardır (Doğan, 1993, s.156)2- Batı Avrupa Ülkelerindeki Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçlar

    Batı Avrupa’daki özelleştirme çalışmaları, Thatcher Hükümetinin 1979 yılında iktidara gelmesiyle İngiltere’de başlamış ve boyutları, uygulamaları ve sonuçları ile, diğer ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler ülkelere modellik edecek bir düzeyde gerçekleşmiştir. Bu nedenler, İngiltere’de ki özelleştirme uygulamaları daha büyük dikkatle takip edilmektedir.

    a-İngiltere’deki Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçları

    İngiltere, özelleştirme tartışmalarına 1979 yılı seçim dönemi içerisinde girmiş ve Muhafazakar Partinin seçim bildirgesinin en önemli bölümü bu konuya ayrılmıştır. Britanya halkının, işçi partisinin milletleştirme planlarına ciddi bir biçimde karşı çıktığı, buna rağmen, konut, bankacılık, sigorta, ilaç sanayi ve ulaşım sektörlerinde çalışan firmaların millileştirilmesinin devam ettirildiği, bu millileştirilmelerin giderek hem yoksullaşmaya hem de özgürlüklerin azalmasına yol açacağı belirtilere (Şayer,1986, s.45) muhafazakar iktidarın bütün bu sektörleri özelleştireceği beyan edilmiştir.

    İngiltere’de kamu sektörüne ait işletmelerin karlılıklarında 1965 yılından beri görülen devamlı düşme eğiliminin, özellikle 1970 lerin başından itibaren hızlanma eğilimi göstermesi (Duran, 1985a. S.47) özelleştirme konusundaki gelişmelerin başlangıcını oluşturmuştur.Bununla birlikte, İngiltere’deki muhafazakar partinin özelleştirme düşüncesi başlıca şu gerekçelere dayanmıştır.(Yaman, 1993, s.12):

    i)Kamu sektörü borçlanma ihtiyacını azaltmak suretiyle para arzını kontrol altında tutmak ve böylece enflasyon oranını düşürmek,

    ii) KİT’lerin tekel statüsünü kaldırmak ve serbest rekabet ortamında faaliyet göstermelerini sağlamak suretiyle ekonomideki rekabeti ve verimliliği arttırmak.

    iii) Halkın daha büyük bir kesiminin tasarruflarını hisse senetlerine yönelterek sermaye mülkiyetini tabana yaymak.

    iv) Borçlanma ve vergi gelirlerine alternatif olabilecek yeni bir gelir kalemi oluşturmak.

    Muhafazakar Parti iktidara gelince, seçim öncesi vaat ettiklerinden daha fazlasını yapmıştır. Kamu kesiminin elindeki dev şirketlerin büyük kısmı özel sektöre devredilmiştir. 1991 yılı başı itibariyle, kamu kesiminin yarıdan fazlası özelleştirilmiş, 650 bin işçi sektör değiştirmiş, 1 milyon 250 bin belediye konutu satılmış ve 9 milyon insan özelleştirilen şirketlerin hisse senedine sahip olmuştur. 1993 yılı itibariyle sırada özelleştirmenin son halkasını oluşturacak olan demir yolları, kömür işletmeleri ve posta acentası bulunmaktadır. (Uyanık, 1993, s223-227) Yapılan özelleştirmeler sonucunda ise, sadece Margaret Thatcher’ın başbakanlığı döneminde 75 milyar Dolar özelleştirme geliri sağlanmıştır. (Viravan, 1991, s46)

    İngiltere’nin başlattığı ve 3.012 adet hisse senedi ile halka satılma gibi (Ceylan,1985, s.33) büyük çaplı özelleştirme girişimi, diğer dünya ülkelerinde de gıpta ile izlenmiştir. Yaklaşık on yıl gibi bir zaman diliminde, kamunun ekonomideki varlığını yarıdan daha aza indirmek ve hazineye de azımsanmayacak bir gelir getirmek gerçek bir başarı kabul edilmiştir. Ancak, hükümetin hedeflediği özelleştirme amaçlarını yakalayabildiği konusunda da şüpheler bulunmaktadır. Özelleştirilen şirketlerin mali açıdan daha iyi bir performansa sahip oldukları (Aktan, 1993) , karlılık düzeylerinin arttığı ve sermayenin tabana yayılmasında belirgin bir aşama kaydedildiği (Kilci, 1994, s.53) gibi olumlu tespitlerin yanında karşıt düşüncelerde bulunmaktadır.

    Buna göre, özelleştirilen kuruluşların gerçek anlamda rekabete açılmasının sağlayamadığı, kârlılık durumlarındaki iyileşmelerin özelleştirmeden kaynaklanmadığı, özelleştirmelerin sadece hazineye gelir sağlamak amacıyla yapıldığı (Tezer, 1987, s.63) pay senetleri satımı yoluyla gerçekleştirilmek istenilen sermaye mülkiyetinin tabana yayılma düşüncesinin gerçekleşmediği, örneğin, British Aerospace’deki 158.000 paydaşın sonunda azaldığı ve 143 pay sahibinin şirketin devlet dışındaki sermayesinin %63 sahip olduğu, yalnız kârlı durumlardaki şirketlerin özelleştirildiği (Duran, 1985, s49), etkinlik verimliliğin de olumlu konjonktürden kaynaklandığı ve gaz, telefon, su, havayolları gibi sektörlerde rekabet getirilmediği için etkinlik ve verimliliğin sınanamadığı(Uyanık, 1993, s.2279 belirtilmektedir. Özelleştirilen şirketlerin hemen fiyat yükselmelerine gitmeleri ise, tüketiciler tarafından eleştiri konusu olmuştur. (Uyanık, 1992, s225)

    b- Fransa’daki Özelleştirme Uygulama ve Sonuçları

    1979 petrol şokundan sonra bir çok diğer Batı Avrupa ülkesi gibi Fransa’da da ekonomi bunalımlı bir döneme girmiştir. Mauroy Başbakanlığındaki sosyalist hükümet döneminde fiyat ve ücretler geçici olarak dondurulmakla birlikte, tam anlamıyla bir istikrar politikası uygulanamamıştır. Bütçeden millileştirilmiş şirketlere yapılacak kaynak aktarımı kısıtlı kalmıştır.

    Bütçe imkânlarının zorlanıyor olması millileştirmeyi gerçekleştirenler arasında farklı düşüncelerin doğmasına yol açmıştır. 1985 yılına gelindiğinde, artık özelleştirmeden yana olanlar çoğunluğa ulaşmışlardır. Chirac, Mart-1986 seçimlerinden sonra Başbakan olarak hükümet programını Parlamentoya sunarken, özelleştirme konusundaki hedeflerini de açıkça ortaya koymuştur. (Fransa’da, s.50)

    Hükümetin bu konudaki iradesini ortaya koyması ile, toplam değeri 150 ila 300 milyar Ffr arasında tahmin edilen ve 800 bin işçinin çalıştığı 65 adet kamu kuruluşunun hisselerinin satışı kararlaştırılmıştır. Bu kuruluşlardan 12 adeti de 1986-1987 arasında özelleştirilmiştir (Doğan, 1996, s.155)

    c- Almanya’da Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçları

    Batı Almanya, özelleştirme uygulamasında il defa 1957 yılında başlamış ve başarılı özelleştirme örnekleri verilmiştir. Batı Almanya’da özelleştirmenin temel amacı, sosyal piyasa ekonomisini geliştirmek ve gelir dağılımındaki adaletsizliği bir ölçüde de olsa çözüme kavuşturmaktadır. Bu esaslar çerçevesinde, önce Preussap adlı maden sektöründe faaliyet gösteren bir anonim şirket özelleştirilmiştir. Hisse senetlerinin satışa sunulması sırasında bir kişiye en çok 5 adet hisse senedi satılması şeklinde bir sınırlama getirilerek, hisselerin daha çok kimse tarafından alınması sağlanmıştır. Nitekim 100.058.000 DM tutarındaki hisse senedi 26.119 kişiye satılarak başarılı bir özelleştirme uygulanması gerçekleştirilmiştir.(Doğan, 1993, s137)

    Batı Almanya, Doğu Almanya ile birleştikten sonra özelleştirme konusu iki yönlü olarak yürütmektedir. Batı’nın klasik Alman kuruluşlarında, örneğin Luftansa’da, özel kesime açılan paylar büyürken ya da Weba grubunda aynı yönde gelişmeler olurken; Doğu Almanya’nın Devlet girişimleri, bütün batı alemine açılmaktadır. Almaya, 1990 yılı itibariyle 10 milyar DM’lık özelleştirme yapmayı planlamıştır. Bu oluşumun yanında, özellikle bir KİT olan Volkswagen’in , İspanya’da Seat’ın ve Çekoslavakya’da Skoda’nın yönetimlerinde etkili olacak paylar satın alınmıştır. Bu da çok uluslu bir özelleştirme türü ortaya çıkarmıştır.(Özmen, 1990, s8)

    Batı Almanya, doğu ile birleştikten sonra, doğuya ait olan dev ve hantal yapıdaki işletmeleri, serbest piyasa ekonomisinin yapısına uyum sağlayabilecek ve Avrupa Topluluğu standartlarında işlev görebilecek seviyeye getirmek için farklı bir özelleştirme programı uygulamaya koymuştur. Bu uygulamalar ile, 1991 yılı Ekim ayının sonuna kadar, özelleştirilen devlet işletmelerinin sayısı 4337’yi bulmuştur. Bu satışlardan yaklaşık 15.1 milyar DM gelir elde edilmiştir. İşletmeleri satın alanların taahhüt ettikleri yatırımların tutarı 96,9 milyar DM’a ulaşmıştır. (Dartan, 1993, s58) Doğu Alman şirketlerinin içinde bulundukları yapılanmanın olumsuzluklarına rağmen, başarılı bir özelleştirme programı devam etmektedir.

    4- Gelişmekte Olan Ülkelerdeki Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçlar

    İngiltere’de büyük çaplı olarak başlayan, Batı ve Doğu Avrupa, Amerika, Kanada, Japonya gibi ülkeleri etkileyen özelleştirme akımı, gelişmekte olan ülkelerde büyük yankı bulmuştur. Bu ekonomilerde, içinde bulundukları, özellikle, enflasyon ve kamu finansman dengesi sorunlarının, devletin ekonomi içerisindeki ağırlığından kaynaklandığını kabul etmişler ve özelleştirme çalışmalarına hız vermişlerdir.

    Bu ülkelerden bazılarındaki özelleştirme uygulamaları ve sonuçları, özet itibari ile şöyle olmaktadır.

    a-Meksika’daki Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçları

    Yakın geçmişteki Meksika deneyimi, dikkatlice planlanarak uygulanan bir özelleştirme programının mükemmel bir örneği sayılmaktadır. Küçük çapta özelleştirmelerle başlayan bu program, kısa sürede, sık aralıklarla yapılan daha büyük ve karmaşık şirketlerin özelleştirilmeleriyle tam kapsamlı bir programa dönüşmüş ve kamuoyundan da destek görmüştür.

    Meksika’daki özelleştirme programı, 1983 yılında bir IMF stabilizasyon programı çerçevesinde başlamıştır. 1988 yılına kadar ise, bütçe açıklarını kapatmak amacıyla, yalnızca küçük işletmelere dönük olarak ve bu işletmelerin tasfiyesini sağlamak şeklinde uygulanmıştır.ş

    Özelleştirme faaliyetleri, 1989’da Salinas Hükümetleriyle birlikta ivme kazanarak devam etmiş ve özelleştirme programı, ticarette serbestleştirmeyi, dış borç ödemelerinin ertelenmesini ve iç pazarın serbestleştirilmesini de içeren yapısal bir reform paketinin bir parçası olarak uygulanmıştır. (Meksika, 1993, s.3.) Özelleştirmenin önemli bir bölümü doğrudan satış şeklinde yapımlı ve hizmet kesimlerindeki, havayolları, telefon şirketi gibi bazı devlet monopollerini de kapsamıştır. (Akyüz, 1994, s.5)

    Meksika, özelleştirme uygulamaları ile, 1991 yılı sonuna kadar, hükümetin elindeki 1155 KİT’in 940 tanesini tasfiye etmiş, birleştirmiş veya satmıştır. Bunların toplam değeri ise Meksika GSMH’sının %6’sı olan 14 Milyar Dolara eşittir. (Özelleştirme…, 1993, s38) Özelleştirmeden elde edilen gelirler, önceleri, ekonomiyi beklenmedik şoklara karşı korumak amacıyla açılan özel bir hesapta tutulmuştur. Mali açıdan güçlü bir konuma gelindiğinde de, 1992 yılı başı itibariyle 14 trilyon Peso tutarında iç borç, sadece özelleştirme gelirleriyle ödenmiştir. Bu yolla, 1988 yılında GSYİH’nın %29.2 oluşturan yurtiçi kamu borçları, 1991 yılı itibariyle GSYİH’nın %17.5’una indirilmiştir. (Apak, 1993, s.90)

    Görüldüğü gibi, Meksika, kapsamlı ve istikrarlı bir paketle hem kamunun ekonomideki ağrılığını azaltmış, hem de elde ettiği özelleştirme gelirleri ile enflasyon, faiz oranları ve kamu borç yüklerinde belirli gerileme sağlamıştır. Bu nedenle de, başarılı bir özelleştirme programına örnek olarak gösterilmektedir. (Meksika, 1993, s.3)

    b- Brezilya’daki Özelleştirme Uygulamaları ve Sonuçları

    Brezilya’da KİT’lerin özelleştirilmesi, 1983’ten sonra gündeme gelmiştir. 1983 yılında Askeri yönetim tarafından kurtarılan ve devletleştirilen şirketlerin 89 tanesi özelleştirme programına alınmıştır. Askeri yönetim iktidarda iken, bu şirketlerin 20 tanesi özelleştirilmiş, 42 şirket içinde, önceliği, stratejik önemi olmayan bazı petrol ve madencilik şirketleri almıştır.

    Hükümet 1985 yılı sonunda, Petroban petrol şirketinin 5 milyar adet hissesini ülke çapındaki 15.000 banka şubesi ve aracı kuruluşlar eliyle satışa çıkarmıştır. 520 kamu şirketinden en az 100’ünün daha kapatılması veya kamu mülkiyetinden çıkarılması düşünülmektedir. (Doğan, 1993, s.159)

    Brezilya’da belli bir süre duraklamış bulunan özelleştirme uygulamaları, 1991 Ekim’inden yeniden başlatılmıştır. 1992 sonuna kadar, 20 kamu kuruluşunda gerçekleştirilen özelleştirme ile 3.2 Milyar Dolar gelir elde edilmiştir. Özelleştirilen kuruluşlar, kimya, petro kimya, demir-çelik gibi sektörleri kapsamaktadır. Önümüzdeki yıllarda, bu uygulamaların, elektrik, telekomünikasyon ve petrol endüstrisinde de yayılması beklenmektedir.(Apak, 1983, s62)

    YARARLANILAN KAYNAKLAR



    1- AKTAN, Coşkun C., (Çev) (1986), “Yasal Kurumsal Serbestleşme ve Özelleştirme” (1986), Sermaye Piyasası Dergisi, Yıl:8, Sayı : 92, Ekim/1986, sç37-42

    2- AKTAN, Coşkun C. (1993), “Posta ve Telekomünikasyon Hizmetlerinde Yeniden Yapılanma ve Özelleştirme Uygulamaları (ABD ve İngiltere Örnekleri), İktisat İşletme ve Finans Dergisi, Yıl:8, Sayı: 92-93, Kasım- Aralık/1993

    3- AKYÜZ Yılmaz (1994), “Ekonomide Liberalleşme ve Sanayileşme Latin Amerika Deneyimi”,İktisat İşletme ve Finans Dergisi, Yıl:9, Sayı:96, s2-18

    4- APAK Sudi (1993), Türkiye’de ve Gelişmekte Olan Ülkelerde Ekonomik İstikrar Uygulamaları, İstanbul, Anahtar Yayınevi

    5- BEESLEY, Micheal and LITTLECHILD Stephen (1983), “Privatization: Principles, Problems and Priorities”, Lloyds Bank Review, July-1983,p1-20

    6- BERBEROĞLU İbrahim (1987), “Kamu İktisadi Teşebbüslerinin Özelleştirilmesi ve İngiltere Uygulaması”, Maliye Yazıları Dergisi, Sayı:6, Nisan-Mayıs/1987, s.16-32

    7- BIRCH Micheal L. (1988), “Özelleştirme”, Para ve Sermaye Piyasası Dergisi, Yıl:10, Sayı:108, Şubat-1998, s.25-26

    8- CEYLAN Ali (1985), “Kitlerin Özelleştirmesinde Sorunlar”, Sermaye Piyasası Dergisi, Yıl:7, Sayı:74, Mayıs-1985, s.32-36

  5. #5

    Standart

    Yada özelleştirme borç batağında olan bir ülkenin en değerli kurumlarinin yabancı sermayeye bedava fiyata satılmasıdır..

  6. #6

    Standart

    gerçekten çok güzel bir yazı olmuş eline sağlık. insanın içi burkuluyor ya bunları gördükçe

Benzer Konular

  1. Blu-ray Disc (BD) Nedir? | Neden Blue-ray denilmemekte | Bluray
    Konu Sahibi CaSh Forum Resimli & Videolu Program ve Donanım Anlatımları
    Cevap: 18
    Son Mesaj : 08.Şubat.2010, 02:24
  2. Neden Tiyatro? | Nedir Tiyatro?
    Konu Sahibi WiSeWolF Forum Dokümanlar
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 24.Eylül.2009, 20:32
  3. Özelleştirme
    Konu Sahibi Cash53 Forum Dokümanlar
    Cevap: 3
    Son Mesaj : 22.Kasım.2008, 16:18
  4. Flood Nedir ? Forumlarda Yapılması Neden Yasaktır?
    Konu Sahibi TooL Forum CshTR.com Site Kullanımı , Kurallarımız ve Hakkımızda
    Cevap: 0
    Son Mesaj : 19.Ocak.2008, 15:31